E-ISSN: 2148-4570 • ISSN:2148-4570
ANKARA MEDICAL JOURNAL - Ankara Med J: 21 (4)
Volume: 21  Issue: 4 - 2021
ORIGINAL ARTICLE
1.Early Neonatal Outcomes of Adolescent Pregnancies
Salih Çağrı Çakır, Samettin Çelik, Bahadır Yazıcıoğlu, Canan Soyer Çalışkan
doi: 10.5505/amj.2021.39019  Pages 515 - 525
GİRİŞ ve AMAÇ: İstenmeyen bir durum olan adölesan gebeliklerde anne ve bebek sağlığı olumsuz etkilenebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, adölesan gebeliklerin, erken neonatal dönem sonuçlar üzerine etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada üçüncü basamak bir hastanede doğum yapan adölesan yaştaki (14-19 yaş) ve 20 yaş annelerin (kontrol grubu) ve bebeklerinin elektronik dosyaları retrospektif olarak incelendi. Anne ve bebeğe ait kayıtlı demografik ve klinik veriler değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 14-19 yaş arası 1842 (%69,82) adölesan ve 796 (%30,17) 20 yaş anne bebeği olmak üzere toplam 2638 hasta alındı. Adölesan gebelerin bebeklerinin ortalama gestasyonel yaşlarının daha büyük ancak doğum ağırlıklarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu, intrauterin büyüme geriliği (İUBG), gebelik haftasına göre düşük doğum ağırlığı (SGA) ve hipoglisemi oranlarının ise anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu (sırasıyla p= 0,001, p<0,001, p=0,046, p=0,038, p=0,042). Adölesan annelerin vücut kitle indeksi (VKİ) daha düşük, preeklampsi ve sezeryan ile doğum oranları ise daha fazla bulundu (sırasıyla p<0,001, p=0,048, p<0,001). Yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatış ve diğer neonatal morbidite oranları her iki grupta benzer oranlarda saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak adölesan gebelerde sezaryen gereksinimi daha fazla olup, olumsuz yenidoğan sonuçlarıyla ilişkili olan; preeklampsi, İUBG, SGA ve hipoglisemi daha fazla görülmektedir. Halen bir sorun olarak devam eden adölesan gebeliklerin önlenmesi için toplumsal bilinçlendirme sağlanmalıdır. Adölesan gebelerin düzenli takiplerinin yapılması, özellikle preeklampsi ve İUBG açısından yakın izlemi gereklidir. Adölesan gebelerin bebeklerinin hipoglisemi açısından yakın izlemi önemlidir.
INTRODUCTION: Adolescent pregnancies, which are undesirable situations, can adversely affect maternal and infant health. The aim of this study is to examine the effect of adolescent pregnancies on early neonatal outcomes.
METHODS: In this study, electronic files of adolescents (14-19 years old) and 20 years old mothers (control group) who gave birth and their babies in a tertiary hospital were retrospectively analyzed. Demographic and clinical data of the mother and baby were evaluated.
RESULTS: A total of 2638 patients, 1842 (69.82%) adolescents and 796 (30.17%) 20 years old mothers, were included in this study. While the birth weights of the babies of adolescent pregnant women were significantly lower than the control group; mean gestational ages, intrauterine growth retardation (IUGR), small for gestational age (SGA), and hypoglycemia rates were significantly higher (p<0.001, p=0.001, p=0.046, p=0.038, p=0.042, respectively). Adolescent mothers' body mass index was lower, preeclampsia and cesarean delivery rates were higher (p<0.001, p=0.048, p<0.001, respectively). The rates of admission to the neonatal intensive care unit and other neonatal morbidities were similar in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Caesarean section rate is higher in adolescent pregnancies. Adolescent pregnancies are associated with negative neonatal outcomes like preeclampsia, IUGR, SGA and hypoglycemia. Social awareness should be provided to prevent adolescent pregnancies, which are still a problem. Regular follow-up of pregnant adolescents, especially in terms of preeclampsia and IUBG, is required. Close monitoring of infants of adolescent pregnant women is required for hypoglycemia is important.

2.Evaluation of the Relationship Between Gastroesophageal Reflux Disease and Helicobacter Pylori
Emre Emre, Şahika Sümer Emre, Emel Ahıshalı
doi: 10.5505/amj.2021.65983  Pages 526 - 536
GİRİŞ ve AMAÇ: Helicobacter pylori (HP) midede enfeksiyona neden olan gram negatif mikroaerofilik bir bakteri türüdür. Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GÖRH) toplumdaki en yaygın gastrointestinal rahatsızlıklardan biridir ve HP enfeksiyonu ile arasındaki ilişki ise hala tartışma konusudur. Literatürde, HP ile enfekte olan hastalarda özofajit başlangıcını destekleyen bazı makaleler olmasına rağmen, GÖRH ve HP enfeksiyonu arasında net bir nedensel ilişki henüz kurulmamıştır. Bu çalışmanın amacı, GÖRH ile HP enfeksiyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dr.Lütfi Kırdar Kartal EAH Gastroenteroloji Ünitesinde üst GİS endoskopisi yapılan 1549 hastanın dosyaları ve gastroskopi raporları değerlendirildi. Klinik özelliklerin yanı sıra endoskopik olarak GÖRH tanısı koyulmuş 536 hasta çalışmaya dahil edildi. GÖRH tanısı konulmuş 536 hastanın endoskopi ve patoloji raporları taranarak HP, özofajit ve intestinal metaplazi açısından analiz edildi.
BULGULAR: GÖRH tanısı konan 536 hastanın 229’unda (%42,72) HP pozitifliği saptandı. HP pozitif olan hastaların %7,42’sinde özofajit saptandı, HP negatif olan hastaların ise %13,35’inde özofajit vardı. HP pozitif olanlarda özofajit sıklığı istatiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p=0,026).
TARTIŞMA ve SONUÇ: HP negatif olan hastalarda anlamlı derecede sık reflü-özofajit olduğunu gördük. Bu bulgu HP ile reflü-özofajit arasındaki zıt ilişkiyi destekleyen literatür ile uyumluydu. Literatürden edinilen bilgi birikimi ışığında GÖRH olan tüm hastalarda HP eradikasyonunun, bir grup hastada semptomları geriletmeyeceği belki de arttırabileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Helicobacter pylori (HP) is a gram-negative, microaerophilic bacterium that causes stomach infections. Gastroesophageal Reflux Disease (GERD) is one of the most common gastrointestinal disorders in the population, and its relationship with HP infection is still controversial. Although there are some articles in the literature that support the onset of esophagitis in patients with HP, a clear causal relationship between GERD and HP infection has not yet been established. The aim of this study is to evaluate the relationship between GERD and HP infection
METHODS: The files and gastroscopy reports of 1549 patients who underwent upper GIS endoscopy in the Gastroenterology Unit were evaluated. In addition to clinical features, 536 patients endoscopically diagnosed with GERD were included in the study. Endoscopy and pathology reports of 536 patients diagnosed with GERD were evaluated and analyzed for HP, esophagitis and intestinal metaplasia.
RESULTS: HP positivity was found in 229 (42,72%) of 536 patients diagnosed with GERD. Esophagitis was detected in 7,42% of patients with HP positive, and 13,35% of patients with HP negative had esophagitis. The frequency of esophagitis was found to be statistically significantly lower in those with positive HP (p=0,026).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that patients with negative HP had significantly frequent reflux-esophagitis. This finding was consistent with the literature supporting the opposite relationship between HP and reflux-esophagitis. In the light of the knowledge obtained from the literature, it is thought that HP eradication in all patients with GERD will not reduce symptoms or may increase it.

3.Awareness of Normal Weight, Overweight and Obese Patients About Complications, Risk Factors and Prevention of Obesity
Ahmet Dirikoç, Birgül Genç, Didem Ozdemir, Şefika Burçak Polat, berna evranos ogmen, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
doi: 10.5505/amj.2021.09069  Pages 537 - 552
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada obez, fazla kilolu ve normal kilolu hastaların obezitenin önlenmesi, risk faktörleri ve komplikasyonları hakkındaki farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dört aylık süre içerisinde kliniğimize başvuran 18 yaş üzeri hastalar beden kitle indeksine (BKİ) göre normal (<25 kg/m2), fazla kilolu (25-30 kg/m2) ve obez (>30 kg/m2) olarak sınıflandırıldı. Hastalara obezite tanımı, sonuçları, risk faktörleri ve önlenmesi ile ilgili 40 sorudan oluşan bir anket uygulandı.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 282 (%80,11) kadın, 70’i (%19,89) erkek toplam 352 hastanın yaş ortancası 45,00 (18-88); 51’i (%14,49) normal kilolu, 72’si (%20,45) fazla kilolu ve 229’u (%65,06) obez grubundaydı. Obezlerde eğitim düzeyi daha düşük, ailede obezite öyküsü daha yüksekti (p<0,001). Obezitenin insülin direnci, tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, dislipidemi, yağlı karaciğer, uyku apnesi, astım, gastrointestinal sorunlar, depresyon ve diğer ruhsal sorunlar, hareket kısıtlılığı ve ölüm için risk faktörü olduğuna katılma oranı %69,60 ile %92,61 arasındaydı. Obezite risk faktörleri açısından farkındalık gruplar arasında benzerdi. Günde 4-6 öğün yemenin ve ara öğünleri kaçırmamanın sağlıklı beslenme için önemli olduğunu bilenlerin oranı obez grupta en yüksekti (p=0.043).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda obezite ilişkili bazı komplikasyonlar hakkında farkındalık yüksek olsa da kolelitiasis, pankreatit ve kanser gelişimi gibi riskler hakkında farkındalık düşüktü. Obezitenin önlenmesi ve etkin tedavisi için hem obezitesi olan hem de olmayan hastalarda farkındalık düzeyinin arttırılması gereklidir.
INTRODUCTION: We aimed to determine the awareness of obese, overweight and normal-weight patients about the complications, causes and prevention of obesity.
METHODS: Patients who were admitted to our clinic during a four months period were included. Demographical features, familial histories of obesity, smoking, alcohol use, chronic diseases, medications, medical nutrition therapy and exercise habits were questioned. Patients were divided into groups as normal, overweight and obese according to the WHO criteria.
RESULTS: The median age of 352 patients was 45 (18-88), Of all, 282 (80.11%) were female, and 70 (19.89%) were male. Fifty-one patients (14.49%) were normal weight, 72 (20.45%) were overweight, and 229 (65.06%) were obese. The level of education was lower in obese patients, and the family history of obesity was higher (p<0.001). The percentage of patients who agreed that obesity was a risk factor for insulin resistance, type 2 diabetes, cardiovascular disease, hypertension, dyslipidemia, fatty liver, sleep apnea, asthma, gastrointestinal problems, depression and other mental problems, and death was changing between 65% and 92. Awareness of obesity risk factors was similar between groups. The rate of those who knew that eating 4-6 meals a day and not missing snacks was important for a healthy diet was highest in the obese group (p=0.043).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although awareness of some obesity-related complications was high in our study, awareness of risks such as cholelithiasis, pancreatitis and cancer development was low. For the prevention and effective treatment of obesity, it is necessary to increase the level of awareness of the disease.

4.Diagnostic Evaluation of Pregnant Women Presentıng with Pruritis and Retrospective Analysis of Pregnancy Outcomes
Elçin Işlek Seçen, Raziye Desdicioglu, Gülin Feykan Yeğin, Ceylan Bal, A. Seval Erdinç, Dilek Uygur, Hüseyin Levent Keskin
doi: 10.5505/amj.2021.24022  Pages 553 - 560
GİRİŞ ve AMAÇ: Antenatal polikliniklerimize kaşıntı şikâyeti ile başvuran gebelerin kaşıntı nedenlerinin ve gebelik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Şehir Hastanesi, antenatal takip polikliniklerine 01.01.2020-31.12.2020 tarihleri arasında kaşıntı şikâyeti ile başvuran gebelerin yaşı, gebelik haftaları, gravida, parite, ek hastalıkları, laboratuvar tetkik sonuçları ve gebelik sonuçlarının incelendiği retrospektif bir çalışma yapılmıştır.
BULGULAR: Çalışmada antenatal polikliniğimize kaşıntı ile başvuran 223 gebenin dosyası değerlendirilmiş ve tüm verilerine ulaşılan 181 gebe dosyası çalışmaya dahil edilmiştir. Kaşıntı nedenleri arasında en sık klinik tanının %47,51 oran ile (n=86) gebeliğe bağlı dermatozlar olduğu 80 gebede (%44,19) ise spesifik bir tanı konulamadığı görülmüştür. Gebeliğe özgü dermatozlar içinde tüm grupta en fazla tanının 46 (%25,41) gebede tespit edilen intra hepatik kolestaz (İHK) olduğu görülmüştür. Gebeliğin 28 hafta ve sonrasında tanı konulan spesifik dermatozlar içinde İHK oranının %30,76 olduğu; 28 hafta altında ise en sık karşılaşılan dermatozun gebeliğin atopik erupsiyonu (%36,84) olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kaşıntı gebelikte sık karşılaşılan bir durum olup; tanısal değerlendirme yapılırken özellikle 3.trimester gebelerde İHK’nın sıklığı gözönüne alınarak maternal -fetal morbidite ve mortalitenin önlenebilmesi açısından ayırıcı tanıda akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the etiologic factors and pregnancy outcomes of pregnant women who applied to our antenatal outpatient clinics with the complaint of pruritus.
METHODS: A retrospective study was conducted to examine the age, gestational weeks, gravidity, parity, comorbidities, laboratory test results and obstetric outcomes of pregnant women who applied with the complaint of pruritus to the antenatal follow-up outpatient clinics of Ankara City Hospital between 01.01.2020 and 31.12.2020.
RESULTS: Medical records of 223 pregnant women who applied to our antenatal outpatient clinic with pruritus were evaluated, and the 181 pregnant with complete accessible data were enrolled in this study. The most common clinical diagnosis was pregnancy-specific dermatoses with a rate of 47.51% (n=86), and a specific diagnosis could not be determined in 80 pregnant women (44.19 %). Intrahepatic cholestasis (IHC) was found to be the most frequent diagnosis among the pregnancy-specific dermatoses with a percent of 25.41 (n=46). The incidence of IHC among specific dermatoses diagnosed ≥ 28 weeks of pregnancy was 30.76 %, and the most common dermatosis < 28 weeks was the atopic eruption of pregnancy (36.84 %).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pruritus is a common condition in pregnancy; considering the frequency, especially in the third trimester, IHC should be kept in mind in the differential diagnosis to prevent maternal-fetal morbidity and mortality.

5.Evaluation of Physicians' Opinions, Attitudes and Behaviors about Anti-vaccination
Erhan Şimşek, Aylin Baydar Artantaş
doi: 10.5505/amj.2021.26878  Pages 561 - 572
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda gerek dünyada gerekse ülkemizde aşı karşıtlığı hızla yayılmaktadır. Aile Hekimleri başta olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının aşı karşıtlığı konusunda bilgi sahibi olması gerekmektedir. Çalışmamızın amacı Aile Hekimliği kliniklerindeki asistan doktorların bu konudaki görüş, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel tipteki çalışma 15.06.2019-15.11.2019 tarihleri arasında yürütülmüş olup Ankara’da bulunan tüm Aile Hekimliği kliniklerine ulaşılmıştır. 311 hekim çalışma grubunu oluşturmuştur. Katılımcılara veri toplama aracı olarak sosyodemografik-mesleki özelliklerinin, bağışıklama ve aşılar hakkındaki bilgilerinin ve aşı karşıtlığı ile ilgili görüş, tutum ve davranışlarının sorgulandığı anket formu uygulanmıştır. Tüm hesaplamalarda p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık olarak kabul edilmiştir.
BULGULAR: Aşı karşıtlığıyla karşılaşanların oranı %59,5 (n=185) olarak saptanmıştır. Sözleşmeli Aile Hekimliği Uzmanlığı (SAHU) eğitimine tabi asistanların, 3 yıl ve üzeri asistanlık yapanların, birinci basamak tecrübesi olanlar daha fazla aşı karşıtlığı vakası yaşamışlardır. Bu katılımcıların %85,4’ü (n=158) kişileri ikna etmeye çalıştığını, %12,4’ü (n=23) kişilerin fikrine saygı duyduğunu belirtmiştir. Katılımcıların %94,9’u (n=295) aşı reddi fikrine, %82’si (n=255) aşı tereddütü fikrine karşıdır. %0,3 (n=1) katılımcı aşı reddi fikrini desteklemektedir. Katılımcıların %23,2’si (n=72) aşı karşıtlığı ile ilgili eğitim almış olup bunların %59,7’si (n=43) aldığı eğitimi yeterli bulmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aşı tereddüdünü destekleyen veya bu konuda kararsız olan katılımcıların oranı azımsanmayacak seviyededir. Asistanların aşı karşıtlığı konusunda eğitimlerinin yetersiz olduğu görülmektedir. Aşı karşıtlığı ile mücadelenin daha etkin ve başarılı olması için eğitimler planlanmalı, gerekli hukuki düzenlemeler yapılmalı, sağlık okuryazarlığı artırılmalıdır.
INTRODUCTION: Recently, anti-vaccination has been rapidly spreading both around the world and in our country. Healthcare workers, including Family Physicians, must have knowledge of anti-vaccination. This study aimed to assess views, attitudes and behaviors of residents in Family Medicine clinics toward this issue.
METHODS: This cross-sectional study was performed between 15.06.2019 and 15.11.2019 and reached all Family Medicine clinics in Ankara. The study group consisted of 311 physicians. For data collection, participants received a questionnaire form questioning sociodemographic-occupational characteristics, knowledge of immunization and vaccines and views, attitudes and behaviors toward anti-vaccination. The value of p<0.05 was the cut-off point for statistical significance in all calculations.
RESULTS: The rate of those having encountered anti-vaccination was 59.50% (n=185). Residents of Contract Family Medicine (CFM) training, those who had been a resident for three years and more, and those with primary care experience had encountered more anti-vaccination cases. Of these participants, 85.40% (n=158) tried to convince individuals and 12.40% (n=23) respected their opinions. Of the participants, 94.90% (n=295) were against vaccine refusal and 82% (n=255) were against vaccine hesitancy while 0.30% (n=1) supported vaccine refusal. Of the participants, 23.20% (n=72) received training on anti-vaccination, and 59.70% (n=43) of those found the training received sufficient.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rate of participants supporting vaccine hesitancy or being unsure about it was considerable. Residents' training on anti-vaccination is insufficient. Therefore, training should be planned, necessary legal assessments should be performed, and health literacy should be increased to fight against anti-vaccination effectively and successfully.

6.The Effect Of Pregnancy Follow-Up On Birth Expectations In Primary Health Care
Bahadır Yazıcıoğlu, Muhammet Ali Oruç, Eda Türe, Seçil Müderrisoğlu, Mahcube Çubukçu
doi: 10.5505/amj.2021.36604  Pages 573 - 584
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelik fiziksel, emosyonel ve sosyal açıdan sonuçları olan bir dönemdir. Bu sonuçlar neşe ve mutluluk gibi olumlu veya stres ve kaygı gibi olumsuz sonuçlar olabilir. Olumsuz sonuçlar doğum korkusuna neden olabilir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları hizmet binasında yürütülmüştür. Gebeliğin etkilerini gözlemleyebilmek için 28. Hafta ve üstü üçüncü trimesterdeki gebeler çalışmaya dahil edilmiştir. Demografik özellikleri sorgulayan sorular ve Wijma doğum beklentisi ölçeğini içeren anket ile elde edilen veriler SPSS paket program aracılığıyla yorumlanmıştır. Çalışma 1 Nisan ile 15 Mayıs 2021 tarihleri arasında yürütülmüştür.
BULGULAR: Çalışma 1116 gebe ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan gebelerin ortalama yaşı 27,86±5,44 bulunmuştur. Gebelik sürecinde aile hekimliğinde gebe takibi sayı ortalaması 4,47±2,72 idi. Çalışmaya katılan gebelerin ortalama W-DEQ skoru 75,89±24,67 olarak bulunmuştur. Gebelerin %33,69’u ilk defa gebe kalmışlardı. Katılımcıların %41,67’si daha önce normal doğum, %27,69’u sezaryenle doğum tecrübesine sahipti. Daha önce doğum yapmış olma, daha önce normal doğum tecrübesi olma ve daha önce sezaryenle doğum yapmış olma; W-DEQ skoru üzerinde istatistiksel olarak farklılık göstermemektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebeliğin planlı ve istenen bir gebelik olması durumunun doğum korkusu üzerinde çok anlamlı etki oluşturması, aile planlaması ve gebelik zamanlaması gibi konuların önemini ortaya çıkarmaktadır. Bu açıdan da ücretsiz, etkin ve kolay erişilebilir birinci basamak hizmeti; hem danışmanlık hem de gebelikten korunmaya yönelik uygulamalara ait materyallerin temin edilebildiği en önemli sağlık basamağı olmaktadır.
INTRODUCTION: Pregnancy is a period with physical, emotional and social consequences. These results can be positive, such as joy and happiness, or negative, such as stress and anxiety. Negative consequences can cause fear of childbirth.
METHODS: The study was carried out in Samsun Education and Research Hospital, Gynecology and Pediatrics service building. In order to observe the effects of pregnancy, pregnant women at the 28th week and above in the third trimester were included in the study. The data obtained with the questionnaire, including questions questioning demographic characteristics and the Wijma birth expectancy scale, were interpreted through the SPSS package program. The study was conducted from April 1 to June 15, 2021.
RESULTS: The study was conducted with 1116 pregnant women. The mean age of the pregnant women participating in the study was found to be 27,86±5,44. The mean number of pregnant follow-ups in family medicine during pregnancy was 4,47±2,72. The mean W-DEQ score of the pregnant women participating in the study was found to be 75.89±24,67. Of the pregnant women, 33.69% were pregnant for the first time, 41.67% of the participants had previous experience of normal delivery, and 27.69% of them had previous cesarean delivery experience. In terms of having given birth before, having experienced normal birth before, and having had a previous cesarean delivery, the W-DEQ score does not differ statistically.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The fact that pregnancy is a planned and desired pregnancy has a very significant effect on fear of childbirth reveals the importance of issues such as family planning and pregnancy timing. In this respect, free, effective and easily accessible primary care service; is the most important health step where materials for both counseling and contraception can be obtained.

7.Evaluation of Headache Characteristics in Patients Presenting with Suspected COVID-19
Özgül Ocak, Erkan Melih Şahin
doi: 10.5505/amj.2021.70846  Pages 585 - 593
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada COVID-19 enfeksiyonunda baş ağrısı sıklığını ve hastalığa özgü olup olmadığını belirlemek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel tanımlayıcı araştırmaya COVID Polikliniğine başvuran 18 yaş üstü tüm hastalar dahil edilmiştir. Hastalardan baş ağrısı şikayeti varlığı ve özelliklerine yönelik 18 soru yanıtlamaları istenmiştir. Bağ ağrısı tanı gruplarını ayırmak için ID MIGREN ölçeği ve Uluslararası Baş Ağrısı Cemiyeti tanı kriterleri, ağrı yoğunluğu için Vizüel Ağrı Skalası kullanılmıştır.
BULGULAR: Çalışma 440 katılımcıdan 208’i (%47,27) kadındı. 273 ilk başvuru hastasından 44’ünde (%16,12) pozitif RT-PCR sonucu alınmıştı. Başvuruları herhangi bir şikayete dayalı olan 301 hastadan 179’unun (%59,47) baş ağrısı şikayetleri bulunuyordu. VAS’a göre ağrı yoğunluğu 5,86 ± 2,72 idi. Baş ağrısı bulunma oranları ya da ağrı yoğunluğu RT-PCR test sonuçları açısından anlamlı farklılık göstermiyordu. Baş ağrısı tanı grupları açısından RT-PCR test sonuçlarına göre anlamlı farklılık yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Baş ağrısı COVID-19 hastalarında en sık yakınmalardan biridir. Çalışmamızda COVID-19 polikliniğine hastalık şüphesi ile başvuran hastalardan RT-PCR testi ile tanı alan ve almayan hastalar arasında baş ağrısı şikayetinin sıklık ve özelliklerinde farklılık yoktur.
INTRODUCTION: This study aimed to determine the frequency of headaches in COVID-19 related hospital admissions and whether they are specific to the disease.
METHODS: All patients over the age of 18 who applied to the COVID Outpatient Clinic were included in the cross-sectional descriptive study. Patients were asked to answer an 18-item questionnaire about the presence and characteristics of headache complaints. The ID Migraine scale and International Headache Society diagnostic criteria were used for classification, and the visual Pain Scale was used for pain intensity.
RESULTS: Of the 440 participants, 208 (47.27%) were women. Of the 273 first applicant patients, 44 (16.12%) had positive RT-PCR results. Of the 301 patients whose applications were based on any complaint, 179 (59.47%) had headaches. According to VAS, the pain intensity was 5.86 ± 2.72. Rates of headache presence or pain intensity did not differ in terms of RT-PCR test results. There was no significant difference in headache diagnostic groups according to RT-PCR test results.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The headache is one of the most common complaints in COVID-19 patients. In our study, there was no difference in the frequency and characteristics of headaches according to RT-PCR test among patients who applied to the COVID-19 outpatient clinic with suspicion of the illness.

8.Evaluation of anxiety in individuals with end-stage lung disease during covid-19 pandemic
Murat Yıldız, Muhammet Ali Beyoglu, Mehmet Furkan Şahin, Kurtuluş Aksu
doi: 10.5505/amj.2021.63439  Pages 594 - 604
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 salgını sırasında son dönem akciğer hastalığı olan bireylerin kaygı düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya altta yatan akciğer hastalığı nedeni ile solunum yetmezliği olan ve uzun süreli oksijen tedavisi kullanan erişkinler dahil edildi. Katılımcılarda durumluk ve sürekli kaygı düzeyleri sırası ile STAI-1 ve STAI-2 skorlarına göre belirlendi.

BULGULAR: STAI-1 değerlendirmesine göre olguların 64’ünde (28,57%) hafif, 142’sinde (63,39%) orta, 18’inde (8,03%) ağır düzeyde anksiyete, STAI-2 değerlendirmesine göre 44’ünde (19,64%) hafif, 164’sinde (73,21%) orta, 16’inde (7,14%) ağır düzeyde anksiyete mevcuttu. STAI-2 değerlendirmesine göre kadınlarda (medyan; min-max: 50; 38-67) erkeklere (42; 26-75) göre kaygı düzeyi daha yüksekti (p<0,001). Hem STAI-1 hem de STAI-2 skorları psikiyatrik hastalığı olanlarda (52,5; 42-61 ve 52,5; 43-66, sırasıyla) psikiyatrik hastalığı olmayanlara (47; 21-67 ve 43; 26-75, sırasıyla) göre daha yüksekti (p= 0,015 ve p= 0,002, sırasıyla). STAI-2 skorları COVID-19 geçirmeyen bireylerde (44; 34-75) geçirenlere (40; 34-75) göre daha yüksekti (p<0,001). STAI-1 ve STAI-2 skorları salgına karşı alınan toplumsal önlemleri yeterli bulmayanlarda (50,5; 30-67 ve 45,5; 34-75, sırasıyla) yeterli bulanlara (45; 21-60 ve 43; 26-62, sırasıyla) kıyasla daha yüksekti (p<0,001 ve p=0,008, sırasıyla).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Son dönem akciğer hastalığı tanısı olan bireylerde kaygının mevcut olduğu görülmüştür.
INTRODUCTION: With this study, it was aimed to determine the anxiety levels of individuals with end-stage lung disease during the COVID-19 outbreak.
METHODS: Adults with respiratory failure due to underlying lung disease and using long-term oxygen therapy were included in the study. State and trait anxiety levels of the participants were determined according to the STAI-1 and STAI-2 scores.
RESULTS: According to the STAI-1 evaluation, 64 (28,57) of the cases had mild, 142 (63,39) moderate, and 18 (8,03) severe anxiety, and according to the STAI-2 evaluation, 44 (19,64) had mild, 164 (73,21) moderate, and 16 (7.14) had severe anxiety. According to the STAI-2 evaluation, the anxiety level was statistically significantly higher in women (median; min-max: 50; 38-67) compared to men (42; 26-75) (p <0.001). Both STAI-1 and STAI-2 scores were higher in patients with psychiatric disease (52.5; 42-61 and 52.5; 43-66, respectively) than those without psychiatric disease (47; 21-67 and 43; 26-75, respectively) (p = 0.015 and p = 0.002, respectively). STAI-2 scores were higher in individuals who haven’t contracted COVID-19 (44; 34-75) than those who did (40; 34-75) (p <0.001). STAI-1 and STAI-2 scores were higher in participants who think that social measures taken against the epidemic are sufficient (50.5; 30-67 and 45.5; 34-75, respectively) compared to those who think insufficient (45; 21-60 and 43; 26-62, respectively) (p <0.001 and p = 0.008, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Anxiety is observed in individuals with a diagnosis of end-stage lung disease.

9.Prevalence of Geriatric Depression and Associated Factors Among Elderly People in Family Medicine Clinic
Burkay Yakar, Emel Olğun, Selim Karakas, Erhan Önalan, Edibe Pirincci
doi: 10.5505/amj.2021.03780  Pages 605 - 618
GİRİŞ ve AMAÇ: Önemli bir halk sağlığı sorunu ve hastalık yükü belirleyicisi olan depresyon, özellikle yaşlı popülasyonda en sık görülen ruhsal bozukluklardan biridir. Bu çalışmada aile hekimliği polikliniğine başvuran yaşlılarda geriatrik depresyon prevalansının ve depresyon ile ilişkili faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 60 yaşın üzerinde ki toplam 195 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların, depresyon ile ilişkili olabilecek demografik özellikleri, tıbbi geçmişleri, psikososyal faktörler ve bireylerin fiziksel sağlık durumları anket formu ile elde edildi. Depresif belirtiler 30 maddelik Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDS) kullanılarak değerlendirilmiştir
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 166 katılımcının %49,09'unda (n=81) depresyon yoktu, %4,24'ünde (n =7) olası depresyon ve %46,67'sinde (n =77) depresyon vardı. 75 yaş ve üstü katılımcıların depresyon anketi puanları diğer yaş gruplarından istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0,001). Kendi günlük işini yapamama (OR: 19,78, Cl: 1,23-317,83, p=0,035), işitme problemi olma (OR: 2,74, CI: 1,20-6,27 p=0,017) ve orta uyku kalitesi (OR: 10,62, Cl: 2,37-42,70, p=0,002) veya kötü uyku kalitesi (OR: 4,24, Cl: 1,78-10,06, p=0,001) depresyon durumunu etkileyen bağımsız risk faktörleriydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, sağlık çalışanlarına ve Aile hekimlerine geriatrik depresyonun yüksek prevalansı konusunda endişe verici bir sinyal vermektedir. Geriatrik depresyonun yaşlı popülasyonda hane halkı geliri, eğitim düzeyi, fiziksel sağlık, işitme sorunu, uyku durumu ve düşme öyküsü ile ilişkili olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: Depression, which is an important public health problem and a determinant of disease burden, is one of the most common mental disorders, especially in the elderly population. The current study was aimed to investigate the prevalence of geriatric depression and associated factors among elderly people who admitted to the family medicine outpatient clinic.
METHODS: A total of 195 elderly participants aged 60 years have enrolled in this study. Demographic characteristics, medical history, psychosocial factors, and physical health status of individuals that may be associated with depression were obtained with a questionnaire. Depressive symptoms were assessed using the 30-item Geriatric Depression Scale (GDS).
RESULTS: Total of the 166 participants included in the study, 49.09% (n=81) had no depression, 4.24% (n=7) had probable depression, and 46.67% (n=77) had depression. Depression questionnaire scores of participants 75 years and over-aged were statistically higher than other age groups (p=0.001). Ability to make own daily work (OR: 19.78, Cl: 1.23-317.83, p=0.035), have a hearing problem (OR: 2.74, CI: 1: 20 - 6: 27 p=0.017) and fair sleep quality (OR: 10.62, Cl: 2.37-42.70, p=0.002) or poor sleep quality (OR: 4.24, Cl: 1.78-10.06, p=0.001) were independent risk factors that affecting the depression status.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study provides an alarming signal for health professionals and family physicians about the high prevalence of geriatric depression. We found that geriatric depression is associated with household income, education level, physical health, hearing problem, sleep status and history of falls in the elderly population.

10.Influenza vaccination rates and related factors in patients with chronic heart disease: A cross-sectional study from a tertiary hospital
Ahmet Yanık, Mustafa Kürşat Şahin
doi: 10.5505/amj.2021.74429  Pages 619 - 634
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik kalp hastalığı (KKH) olan hastalar birçok kılavuzda influenza aşısı için öncelikli gruplardan biri olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, KKH'li hastalarda influenza aşılama oranlarını ve ilişkili faktörleri değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel anket çalışması Mayıs-Ağustos 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Ankette sosyo-demografik özellikler, 2018-19 influenza sezonunda aşılanma durumu, influenza aşısının önerilip önerilmediği ve aşı kabul veya ret nedenleri incelenmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 389 KKH hastasının %62,21'i erkek, %45,24'ü ≥65 yaşındaydı. İnfluenza aşısı olma oranı %11,31 idi. İleri yaş, hekim tarafından aşı önerisi, KKH hastaları ile yaşayan aile bireylerinin daha önce aşılanmış olması, kalp hastalığı veya solunum yolu hastalığı nedeniyle acil yatış ve grip aşısının ücretsiz olduğunun bilinmesi aşı kabulünü artıran faktörlerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada KKH hastalarında influenza aşılama oranı beklenen düzeyin oldukça altındadır. Özellikle doktorlar veya diğer sağlık çalışanları tarafından influenza aşısının tavsiye edilmemesi veya yeterince teşvik edilmemesi, KKH hastaları arasında influenza aşılamasının önündeki en büyük engel olarak görünmektedir.
INTRODUCTION: Patients with chronic heart disease (CHD) have been defined in many guidelines as one of the priority groups for influenza vaccination. The purpose of this study was to evaluate influenza vaccination rates and related factors in patients with CHD.
METHODS: This cross-sectional survey study was conducted between May and August 2019. The questionnaire investigated socio-demographic characteristics, vaccination status in the 2018-19 influenza season, whether the influenza vaccine had been recommended, and vaccine acceptance or refusal reasons.
RESULTS: Of the 389 CHD patients participating in the study, 62.21% were male, and 45.24% were aged ≥65. The influenza vaccine uptake rate was 11.31%. Advanced age, vaccination recommendation by a physician, family members living with CHD patients having been previously vaccinated, emergency hospitalization for heart disease or respiratory disease, and knowing that the influenza vaccine was free of charge were factors that increased vaccination acceptance.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The influenza vaccination rate among the CHD patients in this study was well below the expected level. The influenza vaccine not being recommended or not sufficiently encouraged, especially by physicians or other healthcare workers, seems to represent the greatest obstacle to influenza vaccination among CHD patients.

11.A new biomarker of oxidative stress in obstructive jaundice: Dynamic thiol-disulphide homeostasis
Fadime Güllü Haydar, Yavuz Otal, Gamze Avcıoğlu, Selda Kıdak Özkaya, Alp Şener, Servan Gökhan, Yunus Halil Polat, Özcan Erel
doi: 10.5505/amj.2021.62444  Pages 635 - 644
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiyol-disülfid(TDH) homeostazı birçok hastalıkta araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı, tıkanma sarılığı tanısı konan hastalarda dinamik tiyol-disülfid homeostazını araştırmak ve dinamik tiyol-disülfid homeostazını iskemi modifiye albümin ile karşılaştırmaktır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Acil servise başvuran 69 hasta ve 77 sağlıklı gönüllüden oluşan toplam 146 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Hastalardan başvuru anında detaylı kan örnekleri alındı.
Tıkanma sarılığı tanısı konulan hastalarda, başvuru sırasında Erel ve Neselioğlu tarafından geliştirilen yepyeni bir yöntemle tiyol/disülfit düzeylerine bakıldı. Veriler bilgisayar sisteminde değerlendirildi.

BULGULAR: Tıkanma sarılığı olan hastada total tiyol (p=0,025) ve nativ tiyol (p=0,023) düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Nativ tiyol düzeyleri ile ALP (r =-0,262, p<0,01), üre (r =-0,313, p<0,01), total bilirubin (r =-0,388, p) arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu gözlendi. <0,01), direkt bilirubin (r =-0,351, p<0,01) seviyeleri. Aynı zamanda, disülfit düzeyi (p = 0,235) hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kontrol grubunda iskemi modifiye albümin (İMA) değerlerinin tıkanma sarılığı grubuna göre daha düşük olduğu bulundu (p=0,03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tıkanma sarılığı patogenezinde total tiyol ve nativ tiyol seviyeleri azalmaktadır. Tiyol-disülfit homeostazı, tıkanma sarılığında oksidatif stresin yeni bir biyobelirteç olabilir
INTRODUCTION: The thiol-disulphide (TDH) homeostasis was investigated in a number of disorders. The aim of the present study is to investigate the dynamic thiol-disulphide homeostasis in patients diagnosed with obstructive jaundice and to compare the dynamic thiol-disulphide homeostasis with ischemia-modified albumin.
METHODS: A total of 146 participants who were admitted to the emergency department and who consisted of 69 patients and 77 healthy volunteers were included in the study. Detailed blood samples were obtained from the patients at the time of admission. Thiol/disulphide levels were examined using a brand-new method developed by Erel and Neselioglu on the patients diagnosed with obstructive jaundice during the admission. Data were evaluated in the computer system.

RESULTS: The levels of total thiol (p =0.025) and native thiol (p =0.023) were statistically significantly lower in the patient with obstructive jaundice than in the control group. It was observed that there was a significant negative correlation between the native thiol levels and the ALP (r =-0.262, p<0.01), urea (r =-0.313, p<0.01), total bilirubin (r =-0.388, p<0.01), direct bilirubin (r =-0.351, p<0.01) levels. At the same time, the level of disulphide (p = 0.235) was lower in the patient group than in the control group but not statistically significant. It was found that the ischemia modified albumin (IMA) values were lower in the control group than the obstructive jaundice group (p = 0.03).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Total thiol and native thiol levels decrease in obstructive jaundice pathogenesis. Thiol-disulphide homeostasis may be a new biomarker of oxidative stress in obstructive jaundice.

12.Evaluation of Primary Health Care Journals
Erhan Şimşek
doi: 10.5505/amj.2021.89804  Pages 645 - 657
GİRİŞ ve AMAÇ: Aile Hekimliği müfredatı, temeli ve hakemli dergileri olan bir akademik disiplindir. Bilimsel dergilerin içeriklerinin takibi ve değerlendirilmesi, sürekli artan yayın sayısı göz önünde bulundurulduğunda zor hale gelmektedir. Bu sebeple akademik verilerin takibinde yardımcı olmak amacıyla ‘Birinci Basamak Sağlık Hizmeti’(PHC) ile ilgili bilimsel dergileri değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 09/11/2021 tarihinde Web of Science (WoS) veri tabanında ‘PHC’ kategorisinde bulunan 27 dergi değerlendirildi. Makale İşlem Ücretleri (APC), Açık Erişim (OA) durumları, menşeileri, yıllık yayın sayıları, frekansları ve türleri, yayın dilleri, Dergi Atıf Göstergeleri (JCI), SCImago Dergi Sıralamaları (SJR), Publons verileri, H-ındex ’leri ve yayın başlığında ‘COVID-19’ terminolojisine yer verme durumları incelendi. p<0.05 anlamlı kabul edildi. Spearman korelasyon analizi kullanıldı.
BULGULAR: WoS’da PHC kapsamında 18 adet SCIE (Science Citation Index Expanded) ve 9 adet ESCI (Emerging Sources Citation Index) dergi olduğu görüldü. APC’ nin 0-4545 Amerikan Doları, yıllık dergi sayısının 1-24, H-Index’in 8-120, SJR’nin 0,17-1,92 aralığında değiştiği, ESCI dergilerin tamamının, toplamda 20 derginin OA olduğu görüldü. SCIE dergilerin JCI, H-Index ve SJR değerlerinin daha yüksek olduğu saptandı. Başlığında ‘COVID-19’ terminolojisi içeren yayın sayısı ile dergi etki faktörlerinin ters orantılı olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SCIE-ESCI dergileri arasında geçerli olan genel farklılıkların PHC kategorisindeki dergilerde de olduğu, bu durumun H-Index, SJR 2020, JCI 2019 ve 2020 gibi göstergelere yansıdığı görülmektedir. ESCI dergilerin tamamının OA oluşu dikkat çekmektedir. PHC dergilerinin alanları itibariyle ‘COVID-19’ ile ilgili içeriklerden kaçındığı düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Family Medicine is an academic discipline with a curriculum, foundation and peer-reviewed journals. The monitoring and evaluation of the contents of the scientific journal become difficult considering the increasing publication's number. So, we evaluated scientific journals about 'Primary Health Care' (PHC) to help in the follow-up of academic data.
METHODS: On 09/11/2021, we evaluated 27 journals on the Web of Science (WoS) database in the 'PHC' category. Article Processing Charges (APC), Open Access (OA) states, origins, annual publication numbers, frequencies and types, publication languages, Journal Citation Indicators (JCI), SCImago Journal Rankings (SJR), Publons data, were examined as H-indexes including the terminology 'COVID-19'. p<0.05 was significant. Spearman correlation analysis was used.
RESULTS: In WoS, there were 18 SCIE (Science Citation Index Expanded) and 9 ESCI (Emerging Sources Citation Index) journals within PHC. Also seen that APCs ranged from 0-4545 USD, the annual number of journals ranged from 1-24, H-Index ranged from 8-120, SJR ranged between 0.17-1.92, all ESCI journals, as Twenty, were found to be OA. It was determined that the JCI, H-Index and SJR values of SCIE journals were higher. The number of publications containing the terminology "COVID-19" in the title and the impact factors of the journal was inversely proportional.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The differences between SCIE-ESCI journals are in the journals in the PHC category, and this situation is reflected as H-Index, SJR 2020, JCI 2019 and 2020. It is noteworthy that all ESCI journals are OA. It is thought that PHC journals avoid 'COVID-19' related content in terms of their fields.

13.Factors That Affect Hypoglycemia Frequency and Severity in Diabetic Patients Using İnsulin
Birgül Genç, Ayşegül Koç
doi: 10.5505/amj.2021.47048  Pages 658 - 671
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma insülin kullanan diyabetli hastalarda hipoglisemi sıklığı, şiddeti ve hipoglisemiyi etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma kliniğimizde tedavi olan veya Polikliniğe ayaktan başvuran, 18 yaş üzeri insülin kullanan diyabet tanılı 1038 hasta ile yapılmıştır.
BULGULAR: Araştırma bulgularına göre çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalamalarının (53,50±9,44 yıl) yüksek ve çoğunluğunun kadın olduğu tespit edilmiştir. Olguların çoğunluğunun; ilköğretim mezunu, şehir merkezinde yaşayan, sosyal güvencesi olan, ev hanımlarından oluşan, sigara ve alkol kullanmayan, T2DM (Tip 2 Diyabet)’li, ek hastalık olarak da en çok hipertansiyon ve hiperlipidemi görülen bireyler olduğu belirlenmiştir. Diyabet tanı süresi yüksek olan olguların çoğunluğu diyabet ve insülin eğitimi almış, diyet ve egzersiz yapmayan, son iki yılda insülin başlanmış, karışım insülin tedavisi alan bireylerden oluşmaktadır. Hipoglisemi deneyimleme oranı yüksek olup hipoglisemilerin nadir ve hafif yaşandığı görülmüştür. Olguların tamamına yakınının glukometresinin bulunduğu, ölçüm yaptığı, insülin enjeksiyonunu kendisinin uyguladığı, enjeksiyonlarda 8 mm iğne ucu kullandığı ve bölge değiştirdiği tespit edilmiştir. Metabolik ölçümlerde BKİ, AKŞ ve TKŞ’ler, bel çevreleri ve HbA1c’lerin yüksek olduğu belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmada yapılan analizlerde meslek, diyabet tipi, insülin tipi, retinopati, glukoz takibi, diyabet süresi, insülin kullanma süresinin hipoglisemi varlığı açısından; yaş ve insülin kullanma süresinin hipoglisemi sıklığı açısından; insülin kullanma süresinin hipoglisemi şiddeti açısından anlamlı olduğu tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: This study was conducted in order to determine the frequency and severity of hypoglycemia and factors affecting hypoglycemia in diabetic patients.
METHODS: The patients hospitalized in the endocrinology ward or admitted to our outpatient clinics were included. All patients were above 18 years of age and had diabetes who were receiving insulin treatment. A total of 1038 patients were enrolled.
RESULTS: According to our findings, the patients in the study group were mostly female and relatively older. Most patients had low education levels and social status, and they were mostly living in the city suburbs. Most female patients in that group were housewives, and the most common accompanying comorbidities were hypertension and hyperlipidemia. The patients had a long duration of diabetes history and had received "diabetes and insulin education" before. Despite education, they didn't make the appropriate lifestyle changes such as diet and exercise. The mean insulin usage time was two years, and premixed insulins were the most common ones that were being used. Although hypoglycemia was frequent, the rate of severe attacks was low. Almost all cases had glucometer at home and were making self blood glucose monitoring. Moreover, almost all patients were injecting insulin to themselves, and the most common needle diameter was 8 mm. In our study, the enrolled patients' mean BMI, FPG, PPG were above the target range.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the analysis made in the research, occupation, diabetes type, insulin type, retinopathy, glucose follow-up, duration of diabetes, the duration of insulin treatment were found to be significant in terms of the presence of hypoglycemia; age and duration of insulin treatment were found to be significant in terms of frequency of hypoglycemia; duration of insulin treatment was significant in terms of severity of hypoglycemia.

REVIEW
14.COVID-19 Vaccines and Pregnancy
Raziye Desdicioglu, Fatma Betül Avşar, Ayse Filiz Yavuz
doi: 10.5505/amj.2021.22120  Pages 672 - 686
Covid-19 olarak tanımladığımız SARS-CoV-2 enfeksiyonu 2021 yılı sonuna kadar (2 yıl) dünyada yaklaşık 5,2 milyon kişinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Hastalığın çeşitli varyantlarla yayılımı ve öldürücülüğü devam etmektedir. Obstetrik açıdan hastalığın önemi gebelerde kliniğin gebe olmayan kadınlara göre daha ağır seyretmesi ve ek hastalıklar varlığında morbidite ve ölüm oranlarının gebelerde daha yüksek olmasından kaynaklanır. Tüm salgınlarda olduğu gibi hastalığa global çözüm bulmanın yolu aşıdan geçmektedir. Fakat salgının tüm dünyayı kasıp kavurması, sosyal ve ekonomik hayatı yerle bir etmesi 10 yılı aşan aşı geliştirme çalışmalarının bazı basamaklarının atlanmasını zorunlu kılmıştır. Modern tekniklerin de devreye girmesi ile geliştirilmeye çalışılan onlarca aşıdan birkaçı Aralık 2020’den itibaren global sağlık örgütleri tarafından acil kullanım onayı almıştır. Aşıların toplumlar arası ufak farklılıklarla beraber erişkin popülasyonda yüksek oranda bağışıklık sağladığı gösterilmiştir. Hiçbir aşı çalışmasının ayrıca bir gebe kolu olmamasının yanında gebe hayvanlardan elde edilen ve raporlanan sonuçlar da sınırlıdır. Dolayısı ile gebeler aşı yapılıp yapılmayacağı konusu ulusal ve uluslararası kuruluşların önerileri ile sağlık hizmeti sunanların bilgilendirmesi ve gebenin gönüllü olması esasına dayanmaktadır. Bu makalenin amacı Covid-19 aşılarının genel özellikleri ve gebelere ait dünyada ve ülkemizdeki son veriler ve önerilerin bugünkü halinin sağlık hizmeti sunucularına topluca aktarılmasıdır.
SARS-Cov-2 infection, which we define as Covid-19, caused the death of almost 5,2 million people in the world until the end of 2021. The spread and lethality of the disease through various variants continue. The importance of the disease in obstetrics is due to the more severe clinical course in pregnant women compared to non-pregnant women and the higher morbidity/mortality rates in pregnant women in the presence of additional diseases. As in all epidemics, the way to find a global solution to the disease is through the vaccine. However, the fact that the epidemic deeply affected the whole world made it necessary to skip some steps of vaccine development studies that normally exceed ten years. A few of the dozens of vaccines that are tried to be developed with the introduction of modern techniques have been approved for emergency use by global health organizations since December 2020. Vaccines have been shown to provide high immunity in adults with slight differences between populations. In addition to the fact that no vaccine study also had a pregnant arm, reported results from pregnant animals are also limited. Therefore, the issue of whether pregnant women will be vaccinated is based on the recommendations of national and international organizations and the volunteers of the pregnant woman who is informed by health care providers. The purpose of this article is to present the general characteristics of Covid-19 vaccines and the latest data and recommendations regarding pregnant women in the world and in our country to health care providers.

15.Nonthyroidal Illness Syndrome
Buğra Durmuş, Hüsniye Başer, Bekir Çakır
doi: 10.5505/amj.2021.47542  Pages 687 - 700
Akut veya kronik hastalıklarda görülen tiroid hormon değişimlerinin her ne kadar patofizyolojisi net anlaşılmasa da vücudun metabolik olarak verdiği adaptif cevap olduğu yaklaşık son 50 yıldır bilinmektedir. Öte yandan primer altta yatan hastalığın prognozu ile ilgili çıkarımlar yaptırabileceği de birçok çalışmada gösterilmiştir. Nontiroidal hastalık olarak tanımlanan bu tiroid hormon değişim paterninin en bilinenleri düşük triiyodotironin (T3) ve artmış revers T3 (rT3) seviyeleridir. Birçok patogenetik mekanizmanın bu değişimlere yol açtığı düşünülse de en bilinenleri deiyodinaz aktivitesindeki, tirotropin (TSH) salgılanmasındaki ve serum taşıyıcı proteinlerinde ve/veya hücresel taşıyıcı reseptörlerindeki değişikliklerdir. Tiroid hormonlarındaki değişimler primer altta yatan hastalığın farklı evrelerinde değişkenlik gösterebilir. Ayrıca farklı klinik durum ya da patolojilerde tiroid hormonları farklı şekillerde etkilenerek ayırıcı tanı güçlüğüne neden olabilir. Klinikte kullanılan birçok ilacın da tiroid hormonlarını farklı düzeylerde ve yönlerde etkilediği bilinmektedir. Değerlendirme yapılırken mevcut durumlar göz önünde bulundurulmalı ve mümkünse serbest tiroksin (sT4) ile TSH başta olmak üzere tam tiroid hormon paneli görülmelidir. Tedavi gerekliliğine, laboratuvar bulguları yanında hastanın klinik prezentasyonu ve öyküsü de dikkate alınarak karar verilmelidir. Yapılan çok sayıda çalışmada rutin tiroid hormon replasmanı, olumlu veya olumsuz yönde net sonuç vermediğinden önerilmemektedir.
Although the pathophysiology of thyroid hormone changes observed in acute or chronic diseases is not clearly understood, it has been known for about the last 50 years that the body has an adaptive metabolic response. On the other hand, it has also been shown in many studies that it can make inferences about the prognosis of the primary underlying disease. The most known of this thyroid hormone change pattern, defined as a non-thyroid disease, are low triiodothyronine (T3) and increased reverse T3 (rT3) levels. Although many pathogenetic mechanisms are thought to lead to these changes, the most known are changes in deiodinase activity, thyrotropin (TSH) secretion, and serum carrier proteins and/or cellular carrier receptors. Changes in thyroid hormones can vary at different stages of the primary underlying disease. In addition, in different clinical conditions or pathologies, thyroid hormones are affected in different ways, causing difficulty in the differential diagnosis. Many drugs used in the clinic are also known to affect thyroid hormones at different levels and directions. Current conditions should be taken into account when evaluating, and if possible, a full panel of thyroid hormones, especially TSH with free thyroxine (sT4), should be seen. The need for treatment should be decided by taking into account laboratory findings as well as the patient's clinical presentation and history. In many studies, routine thyroid hormone replacement is not recommended, as it does not give a positive or negative net result.

16.Content Index for Volume 21 (2021) of the Ankara Medical Journal

Pages E1 - E9
Abstract

LookUs & Online Makale