E-ISSN: 2148-4570 • ISSN:2148-4570
ANKARA MEDICAL JOURNAL - Ankara Med J: 21 (3)
Volume: 21  Issue: 3 - 2021
ORIGINAL ARTICLE
1.The Relationship between Healthy Lifestyle Behaviors and Body Compositions in University Students
Sedef Duran, Ayça Çetinbaş
doi: 10.5505/amj.2021.92408  Pages 327 - 338
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlıklı yaşam tarzı davranışları, “sağlıklı bir zihin durumunu sürdürmek ve sağlıklı aktivite davranışları geliştirmek” anlamına gelir. Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinde sağlıklı yaşam tarzı davranışları ile vücut kompozisyonları arasındaki ilişkiyi incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini Beslenme ve Diyetetik Bölümü'nde okuyan öğrenciler oluşturdu. Katılımcıların demografik verileri toplandı ve “Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-II” uygulandı.
BULGULAR: Öğrencilerin ortalama Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II puanı 130,15±15,07 olarak belirlendi. Vücut kitle indeksine göre normal olan öğrencilerin fiziksel aktivite puanları, zayıf ve fazla kilolu olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksekti. Vücut kitle indeksine göre normal olan öğrencilerin beslenme puanları zayıf olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. Vücut yağ yüzdelerine göre obez olan öğrencilerin fiziksel aktivite puanları atlet, fit veya normal olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Bel çevresine göre fazla kilolu olan öğrencilerin sağlık sorumluluğu ve fiziksel aktivite puanları normal olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, daha sağlıklı ve daha zinde bir vücuda sahip öğrencilerin beslenmelerine daha fazla önem verdiklerini, daha fazla fiziksel aktivitede bulunduklarını ve daha yüksek sağlık sorumluluklarına sahip olduklarını göstermiştir.
INTRODUCTION: Healthy lifestyle behaviors refer to “maintaining a healthy state of mind and developing healthy activity behaviors.” The aim of this study was to investigate the relationship between healthy lifestyle behaviors and body composition in university students.
METHODS: The population for this cross-sectional study consisted of students from the Nutrition and Dietetics Department. Demographic data were collected, and the “Health Promoting Lifestyle Profile II” (HPLP-II) was administered.
RESULTS: The mean HPLP-II score of the students was 130.15 ± 15.07. The physical activity score of the students was normal according to body mass index (BMI), and it was significantly higher than that of those who were underweight and overweight. According to BMI, the nutrition scores of normal students were statistically significantly higher than those who were underweight. The physical activity scores of the students who were obese according to their body fat percentage were statistically significantly lower than those of those who were athletes, fitness, or average. According to their waist circumference, the health responsibility and physical activity scores of the overweight students were statistically significantly lower than those of those who were normal.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was shown that students who have healthier and fitter bodies pay greater attention to their nutrition, take part in more physical activity, and have higher levels of health responsibility.

2.First-Trimester Maternal Vitamin D Levels and Risk for Gestational Diabetes Mellitus
Kağan Güngör, Nur Dokuzeylül Güngör
doi: 10.5505/amj.2021.60234  Pages 339 - 349
GİRİŞ ve AMAÇ: Vitamin D eksikliği; artmış advers gebelik sonuçları, fetal neonatal komplikasyonlar ve anne yenidoğanın ilerideki yaşamlarındaki ciddi sağlık sorunları ile ilişkilidir. Bununla birlikte maternal vitamin D statüsünün gestasyonel diyabet (GDM) riski ile ilişkisini araştıran çalışma sonuçları çelişkilidir. Bu çalışma retrospektif olarak maternal vitamin D düzeylerine göre GDM riskini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dışlama kriterleri uygulandıktan sonra 33 GDM ve 164 kontrol toplam 197 gebe kadın çalışmaya alındı. Vitamin D düzeylerine gebeliğin 11-14 haftaları arasında bakıldı. GDM tanısı gebeliğin 24-28 haftaları arasında 75 gram glukozla yapılan oral glukoz tolerans testi ile kondu.
BULGULAR: GDM grubunda BMI non-GDM grubundan yüksekti (24,68 [21,72–27,64] kg/m2 vs. 22,04 [20,51–24,73] kg/m2, p = 0,004). ). Vitamin D düzeyleri GDM grubunda non-GDM grubundan anlamlı olarak daha düşük bulundu (17,2 [15,6–19,2] nmol/L vs. 33,0 [31,2–35,0] nmol/L, p <0,001). Vitamin D eksikliği prevalansı GDM grubunda % 87,88 olup, D vitamini eksikliği GDM riskini 67,06 kat arttırmaktaydı (odds oranı 67,06, 95% güven aralığı 20,90–215,15, p <0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Gebeliğin erken döneminde D vitamini eksikliği ile GDM gelişme riski arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Gebelik sırasında özellikle de ilk prenatal vizitte D vitamini eksikliğinin rutin olarak taranması GDM’nin ve GDM’nin anne ve yenidoğandaki olumsuz sonuçlarının daha iyi yönetilmesi bakımından yararlı olacaktır.
INTRODUCTION: Vitamin D deficiency is linked to increased risk of adverse pregnancy outcomes, fetal and neonatal complications, as well as serious health consequences later in life for both mothers and offspring. However, studies on maternal vitamin D status and risk for gestational diabetes mellitus (GDM) are controversial. This study aimed to retrospectively evaluate the risk for GDM based on maternal serum vitamin D levels.
METHODS: After applying the exclusion criteria, a total of 197 pregnant women, including 33 GDM cases and 164 controls, were enrolled in the study. Vitamin D levels were measured at 11–14 weeks of gestation. GDM was diagnosed by performing a 75-g oral glucose tolerance test between 24 and 28 weeks of gestation.
RESULTS: BMI was higher in the GDM group than in the non-GDM group (24.68 [21.72–27.64] kg/m2 vs. 22.04 [20.51–24.73] kg/m2, p = 0.004). Vitamin D levels were significantly lower in the GDM group than in the non-GDM group (17.2 [15.6–19.2] nmol/L vs. 33.0 [31.2–35.0] nmol/L, p < 0.001). The prevalence of vitamin D deficiency was as high as 87.88% in the GDM group, with a 67.062-fold higher risk for GDM (odds ratio 67.062, 95% confidence interval 20.904–215.150, p < 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Insufficient vitamin D level in early pregnancy is significantly associated with GDM development. Routine screening for vitamin D deficiency during pregnancy, particularly at the first prenatal visit, may contribute to the identification and better management of GDM and its related adverse outcomes in mothers and offspring.

3.Where Are We in Adult Vaccination? Evaluation to Vaccination Status of Adults Aged 65 And Over Who Applied to the Adult Immunization Unit of a Tertiary University Hospital in Turkey
Leyla İpek Rudvan Al, Meliha Çagla Sönmezer, Serhat Ünal
doi: 10.5505/amj.2021.67778  Pages 350 - 363
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye'de 65 yaş ve üzeri bireyler için zorunlu olarak yapılan aşı uygulaması olmaması nedeniyle bu yaş grubunun immunizasyon durumları hakkında net veriler bulunmamaktadır. Bu nedenle hem ulusal hem uluslararası literatüre katkı sağlamak amacıyla çalışmamız planlanmıştır. Çalışmamızda Türkiye'de üçüncü basamak bir Üniversite Hastanesi erişkin aşı ünitesine başvuran 65 yaş ve üzeri bireylerde aşılanma durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı bünyesinde bulunan Erişkin Aşı Birimi’ne Haziran 2020 ile Haziran 2021 tarihleri arasında başvuran 65 yaş ve üzeri bireylerin yaş-cinsiyet dağılımı ve influenza-pnömokok-tetanoz-difteri aşıları ile aşılanma durumu/oranları değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Toplamda 1194 kişiye (kadın %53,4) ulaşılmıştır. Yaş gruplarına göre ikiye ayrılan bireylerin, 830’ u (%69,5) 65-75 yaş aralığında iken; 364 ‘ü (%30,5) 75 yaş üstünde saptanmıştır. Polikliniğimizde yapılan aşıların %76,72’sini Prevenar 13 oluştururken 2. sırada tetanoz-difteri aşısı (%15,41), 3. sırada ise influenza aşısı bulunmaktadır (%7,03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: 65 ve üzeri erişkinlerde gelişebilecek enfeksiyon hastalıkları ve bunlara bağlı komplikasyonların önlenmesinde, böylece morbidite ve mortalitenin azaltılmasında etkin aşılamanın önemi tartışılmazdır.
INTRODUCTION: There is no compulsory vaccination for individuals aged 65 and over in Turkey, there is no precise data about the immunization status of this age group. For this reason, our study is planned to contribute to both national and international literature. The study aimed to evaluate to vaccination status of individuals aged 65 and over who applied to the adult immunization unit of a Tertiary University Hospital in Turkey.
METHODS: In our study, age-gender distribution and vaccination status of individuals aged 65 and over who applied to the Adult Vaccination Unit within the Infectious Diseases and Clinical Microbiology Department of Hacettepe University Faculty of Medicine between June 2020 and June 2021, and vaccination status with influenza-pneumococcal-tetanus vaccines rates were evaluated.
RESULTS: A total of 1194 persons (53.4% of women) were reached. 830 (69.5%) of the individuals divided into two according to age groups were in the 65-75 age range; 364 (30.5%) of them were over 75 years old. Prevenar 13 constitutes 76.72% of the vaccines administered in our outpatient clinic, while the tetanus-diphtheria vaccine is in the second place (15.41%), and the influenza vaccine is in the third place (7.03%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In preventing infectious diseases and related complications in adults aged 65 and over; thus, the importance of effective vaccination in reducing morbidity and mortality is indisputable.

4.Clinical Evaluation of Non-Traumatic Rhabdomyolysis Patients Followed in the Internal Diseases Clinic
Emin Gemcioğlu, Nuray Yılmaz Çakmak, Salih Başer
doi: 10.5505/amj.2021.27167  Pages 364 - 373
GİRİŞ ve AMAÇ: Rabdomiyoliz, çizgili kas liflerinin yıkımı sonucu hücre içindeki toksik potansiyeli olan maddelerin sistemik dolaşıma katılmasıyla oluşan klinik ve biyokimyasal bir durumdur. Bu çalışmada, non-travmatik rabdomiyoliz tanısı ile takip edilen semptomatik hastaların epidemiyolojik verileri morbidite, mortalite ve hastanede kalış süreleri açısından değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde non-travmatik rabdomiyoliz tanısı konduktan sonra iç hastalıkları kliniğine yatırılan ve takip edilen 18 yaş üzeri 95 hastanın serum kreatin kinaz (CK), miyoglobin ve kreatinin (CR) seviyeleri retrospektif olarak değerlendirildi (retrospektif kohort çalışması).
BULGULAR: Bu çalışmamızda, hasta grubumuzda, hastalık etiyolojisi ile hastanede yatış süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Hastaların kreatinin değerleri ile hastanede yatış süresi arasında pozitif bir korelasyon vardı. Hastanede yatış süresi ile başvuru anında ve yatıştan sonra 24. saatteki kreatinin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,043). Başvuru anındaki CK değerleri ile takip ve taburculuktaki CR değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,594). Non-travmatik rabdomyoliz tanısı ile yatırılan hastaların başlangıç CK değerinden bağımsız olarak uygun takip ve tedavi ile böbrek fonksiyonlarının izlemde olumsuz etkilenmediği saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Travmatik olmayan rabdomiyoliz yaygın olmakla birlikte olası komplikasyonlar erken tanı, uygun tedavi ve takip ile en aza indirilebilir. Serum CK ve kreatinin değerleri hastaların takibinde önemli bir prognostik değere sahip olmasına rağmen birçok parametrenin birlikte değerlendirilmesi ve hastalık prognozunun değerlendirilmesini standardize etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Rhabdomyolysis is a clinical and biochemical condition that occurs when substances that have a toxic potential inside of cells enter systemic circulation as a result of the destruction of striated muscle fibers. In this study, the epidemiological data of patients who were symptomatic and followed-up with a diagnosis of non-traumatic rhabdomyolysis were evaluated in terms of morbidity, mortality, and length of hospitalization.
METHODS: The serum creatinine kinase(CK), myoglobin, and creatinine(CR) levels of 95 patients who were over 18 years of age and had been hospitalized and followed up in the Internal Diseases ward after being diagnosed with non-traumatic rhabdomyolysis at the hospital were evaluated retrospectively.
RESULTS: In this study, no statistically significant difference was found between disease etiology and the duration of hospitalization. There was a positive correlation between the CR values and the duration of hospitalization. A statistically significant difference was found between the length of hospitalization and the CR values on admission and at 24h following admission(p=0.043). No statistically significant difference was found between the CK values on admission and the CR values at follow-up and hospital discharge (p=0.594). It was found that patients admitted with a diagnosis of non-traumatic rhabdomyolysis did not negatively affect kidney function with appropriate follow-up and treatment, regardless of the initial CK value.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although non-traumatic rhabdomyolysis is common, possible complications can be minimized with early diagnosis, appropriate treatment, and follow-up. Although serum CK and creatinine values have an important prognostic value in the follow-up of patients, many parameters need to be evaluated together, and more studies are needed to standardize the evaluation of disease prognosis.

5.Attitudes of Oncology Patients on Traditional and Complementary Medicine (T&CM)
Zeynep Büşra Ulusoy, Ahmet Keskin
doi: 10.5505/amj.2021.68094  Pages 374 - 385
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada Ankara Şehir Hastanesi Onkoloji Polikliniklerine başvuran hastalarda GETAT (Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp) hakkında literatür taranarak oluşturulan anket sorularına verdikleri yanıtlar değerlendirilerek, GETAT kullanan grubun prevalansı, sosyodemografik özellikleri, hangi kanser tanısı ve tedavisi aldığı, GETAT hakkındaki tutumları ve bunları etkileyen faktörlerin saptanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, 1 Kasım 2019 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Polikliniklerine başvuran kanser tanısıyla izlenen hastaların Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp kullanım durumları, nedenleri, etkileyen faktörleri araştırmak amacıyla yapılan tanımlayıcı ve kesitsel bir çalışmadır.
BULGULAR: Çalışmamızda hastaların %57,66’sının kanser tanısı öncesi GETAT kullandığı, %33,66’sı ise kanser tanısı aldıktan sonra GETAT kullandığı saptanmıştır. Erkeklerin kadınlara göre daha yüksek oranda doktora gittiği bulunmuştur(p=0,022). Hastaların sosyodemografik özelliklerine bakıldığında; yaş, cinsiyet, meslek, öğrenim durumu, aylık gelir durumu, medeni hali ve aile tipi ile GETAT kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Hastaların yaşadıkları yerleşim yeri ile GETAT yöntemlerini kullanma sıklıklarına bakıldığında il merkezinde yaşayan hastalar ilçe/köy de yaşayan hastalara göre GETAT yöntemlerine daha sık başvurmuşlardır (p=0,034). Kanser tanısı sonrası GETAT yöntemleri arasında en sık başvurulan yöntem fitoterapi (%90,90), ikinci sırada hacamat uygulaması (%5,45), üçüncü sırada ise sülük uygulaması (%3,63) gelmektedir. Fitoterapinin içinde ilk sırada bitkisel çaylar (%52), ikinci sırada ise ısırgan otu (%30) yer almaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların GETAT hakkındaki bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu görülmüştür. GETAT yöntemleri hakkında hastaların bilgi ve farkındalıklarını artırmaya yönelik çalışmalar yapılması faydalı olacaktır.
INTRODUCTION: This study aims at determining the prevalence, socio-demographic features, the type and treatment of cancer, the attitudes towards the T&CM (Traditional and Complementary Medicine), and the factors influencing these attitudes of the patients at Ankara City Hospital, Oncology Polyclinics.
METHODS: This is a descriptive and cross-sectional study aiming at the research on the use of, the rationale for and the influential factors leading to the utilization of T&CM on cancer patients at Ankara City Hospital, Oncology Polyclinics between the periods of November 1, 2019, and December 31, 2019.
RESULTS: The study had found that 57.66% of the patients used T&CM before diagnosis, while 33.66% begun using them after the diagnosis. Male patients have sought the doctor’s help more than female patients (p=0,022). As for socio-demographic findings, there was no significant statistical correlation between the use of T&CM and age, gender, occupation, educational background, monthly income, marital status, or family type. In terms of location, the patients residing in city centers utilized T&CM more than those living in smaller regions such as counties or villages (p=0,034). Among the post-diagnosis T&CM practices, phytotherapy was the most popularly applied (90.90%), followed by phlebotomy (5.45%), and leech therapy (3.63%). Amongst phytotherapy were the consumption of herbal teas (52%) and the use of Urtica urens (30%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that the knowledge level of the patients about T&CM was insufficient. It would be beneficial to carry out studies to increase the knowledge and awareness of patients about T&CM methods.

6.Platelet Hyperreactivity Related With COVID-19 Disease Severity
Merve Ergin Tuncay, Aliye Bastug, Serpil Erdogan, Sumeyye Kazancıoglu, Esra Yakisik, Deniz Erdem, Hurrem Bodur, Ozcan Erel, Fatma Meric Yilmaz
doi: 10.5505/amj.2021.01488  Pages 386 - 397
GİRİŞ ve AMAÇ: SARS-CoV-2 enfeksiyonunda bir hiperkoagulasyon durumu rapor edilmiştir. Trombositler geleneksel rollerinin yanı sıra bağışıklık hücreleri olarak da adlandırılır. Çalışmanın amacı, COVID-19'da trombosit aktivasyonunu ve agregasyonunu incelemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu vaka-kontrol çalışması SARS-CoV-2 enfeksiyonu olan 61 hasta ve 18 sağlıklı bireyden oluşmuştur. Hastalar yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) tedavi ihtiyacına göre gruplara ayrıldı. Tüm gruplarda CD41, CD61, CD42a ve CD42b saptandı ve trombosit agregasyon testleri incelendi.
BULGULAR: Trombosit CD41, CD61, CD42a ve CD42b ekspresyonları, YBÜ hastalarında sağlıklı donörlere YBÜ olmayan hastalara kıyasla önemli ölçüde yüksekti. YBÜ grubundaki hastalar, YBÜ olmayan hastalar ve kontrollere göre trombosit agregasyonlarında artışa sahipti. Ek olarak, trombosit aktivasyonu ve trombosit fonksiyon testleri, C-reaktif protein, interlökin-6, nötrofil-lenfosit oranı, trombosit-lenfosit oranı, monosit-lenfosit oranı, D-dimer ve fibrinojeni içeren inflamatuar ve pıhtılaşma belirteçleri ile korelasyon göstermiştir
TARTIŞMA ve SONUÇ: YBÜ COVID-19 hastalarında artmış trombosit aktivitesi ve daha hızlı trombosit agregasyonu gözlendi. Trombosit hiperreaktivitesinin SARS-CoV-2 enfeksiyonunun ilerlemesine katkıda bulunması olasıdır. Trombosit aktivasyon ve fonksiyon testlerinin inflamatuar ve pıhtılaşma belirteçleri ile arasındaki ilişkiler, sistemik inflamasyonun ve sitokinlerin YBÜ'deki COVID-19 hastalarında hiperkoagulasyonu tetikleyebileceğini veya hiperaktif trombositlerin inflamasyonu artırabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: A hypercoagulability status has been reported in SARS-CoV-2 infection. Beside their traditional roles, platelets are referred to as immune cells. The purpose of the study was to examine platelet activation and aggregation in COVID-19.
METHODS: This case-control study comprised 61 patients with SARS-CoV-2 infection and 18 healthy individuals. The patients were separated into groups with respect to the need for treatment in the intensive care unit (ICU). CD41, CD61, CD42a, and CD42b were determined as platelet activation markers, and platelet aggregation tests were analyzed in all groups.
RESULTS: Platelet CD41, CD61, CD42a, and CD42b expressions were significantly elevated in ICU patients compared to non-ICU patients and healthy donors. Patients in the ICU group had increased platelet aggregations than those in non-ICU patients and controls. Additionally, platelet activation and platelet function tests correlated with inflammatory and coagulation markers involving C‐reactive protein, Interleukin-6, neutrophil-to-lymphocyte ratio, platelet‐to‐lymphocyte ratio, monocyte to lymphocyte ratio, D-dimer, and fibrinogen concentrations.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Enhanced platelet activity and faster platelet aggregation were observed in ICU COVID-19 patients. It is possible that platelet hyperreactivity may contribute to the progression of SARS-CoV-2 infection. The relationships between platelet activation and functions tests with inflammatory and coagulation markers show that systemic inflammation and cytokines may trigger the hypercoagulability in COVID-19 patients in ICU, or hyperactivated platelets could augment the inflammation.

7.Knowledge Levels and Attitudes of Family Physicians in City of Samsun About Traditional and Complementary Medicine
Merve Dağcı, Onur Öztürk
doi: 10.5505/amj.2021.56833  Pages 398 - 409
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) uygulamalarına ilgi tüm dünyada ve ülkemizde artış göstermektedir. Bu çalışmada Samsun ilindeki aile hekimlerinin GETAT ile ilgili bilgi düzeylerini ve tutumlarını araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı, kesitsel türde tasarlanan bu çalışmaya Ocak 2021- Mart 2021 tarihleri arasındaki 3 aylık süre içerisinde, Samsun İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı aile sağlığı merkezinde çalışan hekimler katılmıştır. Hekimlere literatürden faydalanılarak hazırlanan GETAT ile ilgili bilgi düzeyi ve tutumlarını içeren bir veri toplama formu uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 17.0 paket programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir.
BULGULAR: Toplamda 213 hekim katılmıştır, yaş ortalaması 45,54±7,68’dir. Hekimlerin en sık duyum ya da bilgisi olduğu uygulama hipnozdur (%89,67). Kendilerine en sık kupa terapisi yaptırdıkları görülmüştür (%8,92). Hekimler hastalarına en sık ozon terapisi tavsiye etmektedir (%27,23). Hastalarına uyguladıkları ve sertifikasyona sahip oldukları en sık uygulama ise kupa terapisidir (sırasıyla %2,35, %1,41). GETAT uygulamalarının faydalı olduğunu ve klasik tıp ile tamamlayıcı tıbbın bir bütünün parçaları olduğunu düşünenler çoğunluktadır. Hekimler GETAT ile ilgili bilgileri %77 oranında sosyal çevre ve medyadan öğrendiklerini belirtmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Birinci basamak hekimlerinin GETAT hakkındaki bilgi düzeyinin yeterli olmadığı görülmektedir. Kanıta dayalı bilimsel çalışmaların artırılmasıyla GETAT bilinirliği ve doğru kullanımı da yaygınlaşacaktır.
INTRODUCTION: In recent years, interest in Traditional and Complementary Medicine (T&CM) applications has increased all over the world and in our country. This study, it was aimed to investigate the knowledge levels and attitudes of family physicians in Samsun province about T&CM.
METHODS: Physicians working in the family health center of Samsun Provincial Health Directorate participated in this descriptive, cross-sectional study. A data collection form including the level of knowledge and opinions about T&CM was applied to the physicians using the literature. Statistical analyzes were carried out with the help of the SPSS 17.0 package program.
RESULTS: A total of 213 physicians participated, the average age was 45.54 ± 7.68. Hypnosis is the most common practice that physicians know about (89.67%). It was observed that they mostly applied cupping therapy (8.92%). Physicians most often recommend ozone therapy for their patients (27.23%). The most common practice they apply to their patients and have certification is cupping therapy (2.35%, 1.41%, respectively). Those who think that GETAT applications are beneficial and that classical medicine and complementary medicine are parts of a whole are in the majority. Physicians stated that they learned about T&CM from the social environment and media at a rate of 77%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is observed that the knowledge level of primary care physicians about T&CM is not sufficient. With increasing evidence-based scientific studies, T&CM awareness and correct use will also increase.

8.Family Medicine Through the Eyes of Final Year Medical Students; A University Example in South of Turkey
Hatice Tuba Akbayram, Hamit Sirri Keten, Salimatu Seidu
doi: 10.5505/amj.2021.27037  Pages 410 - 419
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye’nin de dahil birçok ülkede birinci basamakta kariyer yapmayı düşünen öğrenci sayısı az olmakla birlikte, birinci basamak hekimine duyulan ihtiyaç artmaktadır. Türkiye'de bu konuda yapılan çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, öğrencilerin aile hekimliği hakkındaki bilgi ve tutumlarını değerlendirmek ve aile hekimliği uzmanlığı tercihi ile düşüncelerini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı kesitsel çalışma 2020 Kasım ayında yapılmıştır. Veriler çevrimiçi bir anket yoluyla toplanmıştır
BULGULAR: Toplam 225 öğrenci anketi tamamladı (Cevap oranı: %82,72; kadın oranı: % 58,66; ortalama yaş: % 24,43 yıl). Uzmanlık eğitimi yapmadan pratisyen aile hekimi olarak çalışmayı isteyenler %17,77 (n=40), geçici bir süre pratisyen aile hekimi olarak çalışabileceğini belirtenler %49,33 (n=111) olarak bulundu. Aile hekimliği uzmanlığını kariyer tercihleri arasında planlayanların oranı %27,55 (n=62) olarak saptandı. Öğrencilerin büyük çoğunluğu aile hekimlerinin iş-yaşam dengesinin diğer hekimlere göre daha iyi olduğunu (%92,88), aile hekimliğinin tedavinin yanında hastalıktan korunmaya da odaklandığını (%92), aile hekimliğinde uzun süreli hekim hasta ilişkisi olduğunu (%88,00), aile hekimliğinin tıbba önemli katkı sağladığını (%85,77) onayladı. “Aile hekimliğindeki sağlık hizmetleri diğer uzmanlık alanları kadar heyecan vericidir” (%16,44) ve “aile hekimlerine toplumda gereken saygı gösterilir” (%27,55) ez az onaylanan ifadelerdi. “Aile hekimleri diğer uzmanlardan daha az kazanır”, “aile hekimliği teşhis açısından zordur” en yaygın kararsız kalınan ifadeler olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Öğrencilerin büyük çoğunluğunun aile hekimliğini koruyucu hekimlik, uzun süreli hekim hasta ilişkisi ve tıbba önemli katkı sağlama özelliklerini bilmesine rağmen üçte birisinden daha azının aile hekimliği uzmanlığına ilgisi olduğu bulundu. Aile hekimliğindeki sağlık hizmetlerinin heyecan verici olmadığı ve toplumda gereken saygı gösterilmemesi en yaygın olumsuz düşüncelerdi.
INTRODUCTION: In many countries, including Turkey, the number of students considering a career in primary care is low, although the need for primary physicians increases. Studies on this subject in Turkey are scarce. The aim of this study was to evaluate students’ knowledge and attitudes about family medicine (FM) and to examine their intentions to enter the FM specialty.
METHODS: The descriptive cross-sectional study was conducted in November 2020. The data was collected via an online questionnaire.
RESULTS: A total of the 225 students (response rate: 82.72%; female rate: 58.66%; mean age: 24.43 years) completed the survey. It was found that 27.55% (26 males, 36 females) of the students would include FM specialty among their specialty preferences. The most important factors for the specialization choice of these students were comfort/work-life balance and personal interest. There was no significant relationship between gender, income, place of residence, and preferring FM specialty (p> 0.05). The majority of students approved that the work-life balance of family physicians was better than that of other physicians (92.88%), that FM had protective properties besides treatment (92.00%), that long-term physician-patient relationship (88.00%). “FM is as exciting as other specialties” (16.44%) and “family physicians are given the necessary respect in society” (27.55%) were the least approved statements.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Less than a third of students were found to have an interest in an FM specialty. The most common negative thoughts about FM are that FM is not exciting and is not properly respected in society.

9.Clinical Significance of Platelet Parameters in the differential diagnosis of thrombocytopenia
Mustafa Karagülle
doi: 10.5505/amj.2021.98470  Pages 420 - 427
GİRİŞ ve AMAÇ: Hipoprodüktif (örn: AA, AML, ALL, MDS) ve hiperdestrüktif trombositopeninin (örn: ITP) ayrımında en geçerli tanı yöntemi kemik iliği incelemesidir. Ancak kemik iliği incelemesi oldukça invaziv bir yöntem olup ITP gibi hiperdestrüktif trombositopeninin tanısında yapılması bazı çalışmalarda önerilmemektedir. Son yıllarda yapılan bazı çalışmalarda MPV, PCT ve PDW gibi platelet parametrelerin trombositopeninin ayırıcı tanısında kullanılabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışmada amacımız, bu parametrelerin trombositopeninin ayırıcı tanısındaki etkinliğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya trombositopenisi olan 164 hasta dahil edildi. Hastalar tanısına göre hiperdestrüktif (75 ITP) ve hipodestrüktif(25 AA, 25 MDS, 24AML, 15 ALL) trombositopeni olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların tanısı güncel hematoloji, patoloji rehberleri ve kromozom analizleri kullanıldı. K3EDTA’lı tüplere alınan kan örnekleri Beckman-Coulter otomatik cihazlarda çalışıldı.

BULGULAR: Trombosit sayısı açısından iki grup arasında herhangi bir farklılık yoktu. Cinsiyet, yaş ve PDW açısından iki grup arasında herhangi bir farklılık izlenmedi. Bununla birlikte MPV, hiperdestrüktif grupta hipodestrüktif gruptakilere göre belirgin olarak daha yüksekti. Bunun aksine PCT değeri hiperdestrüktif grupta hipodestrüktif gruba göre önemli ölçüde daha düşüktü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada; trombosit parametrelerinin kullanımının, ITP hastalarının tanısını güçlendirebileceği, diğer klinik ve laboratuvar testleri ile birlikte faydalı olabileceği saptandı.
INTRODUCTION: Bone Marrow (BM) examination is the gold-standard test in discriminating between hyperdestructive thrombocytopenia and hypoproductive thrombocytopenia. However, BM examination is an invasive, time-consuming, and expensive approach. Therefore, BM study is not recommended as the first-line method. Recent studies showed that platelet parameters such as mean platelet volume (MPV), plateletcrit (PCT), platelet size deviation width (PDW) could be used for differential diagnosis of thrombocytopenia. In the present study, accordingly, we aimed to investigate the significance of these parameters in the differential diagnosis of thrombocytopenia.
METHODS: One hundred sixty-four (164) patients with thrombocytopenia were included in the present study. The patients were divided into two groups according to the time of the diagnosis of thrombocytopenia: hyperdestructive (75 ITP) and hypoproductive (25 AA, 25 MDS, 24 AML, 15 ALL). The diagnosis was made based on hematological, pathological, and chromosomal analyses and guidelines. Samples for complete blood counts were collected in K3EDTA tubes and analyzed with an automated hematology analyzer, Beckman-Coulter.
RESULTS: The platelet count was similar in both groups. The present results showed that there were no statistically significant differences between the groups in terms of age, gender and PDW. However, MPV was significantly higher in the hyperdestructive group than the hypoproductive group. By contrast, PCT was considerably lower in the hyperdestructive group than the hypoproductive group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the present study indicated that these platelet parameters might provide additional contributions to strengthen the diagnosis in patients diagnosed with ITP and would be beneficial to consider the thrombocyte parameters as well as the clinical and other laboratory tests of the patient.

10.Oxidative Stress In Patients With Carbon Monoxide Poisoning
Gülhan Kurtoğlu Çelik, Gül Pamukçu Günaydın, Bülent Demir, Mehmet Yılmaz, Teoman Ersen, Merve Ergin Tuncay, Havva Şahin Kavaklı
doi: 10.5505/amj.2021.68335  Pages 428 - 440
GİRİŞ ve AMAÇ: Oksidatif stres, hücresel savunma mekanizmalarıyla (antioksidanlar) elimine edilenden daha fazla reaktif oksijen türü (ROS) oluşumunu ifade eder. Bu çalışmanın amacı, CO zehirlenmesinde gelişen oksidatif stresi belirlemek, oksidan ve antioksidan parametreleri ölçmek ve normobarik oksijen (NBO9 ve hiperbarik oksijen (HBO) tedavilerinin bu parametreler üzerindeki etkilerini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Acil servise başvuruda ve oksijen tedavisi sonrası 24. saatin sonunda toplam oksidan durum (TOS) oksidatif stres parametresi, total antioksidan durum (TAS), paraoksonaz (PON), serum paraoksonaz (SPON), arilesteraz (ARES) ve tiol (TTL) seviyeleri, antioksidan kapasite göstergesi olarak ölçüldü.
BULGULAR: Hasta grubunda kontrol grubuna göre TAS, TTL ve ARES düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu. Hiperbarik tedavi ve normobarik tedavi alan hastalar arasında oksidatif stres parametrelerinin hem başlangıç hem de 24. saat düzeylerinde farklılık yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: TAS, PON, SPON, ARES ve TTL'de devam eden düşüş, antioksidan kapasitenin henüz değiştirilmemiş olmasından veya reperfüzyon iskemisinin tedaviden kaynaklanmasından kaynaklanıyor olabilir. Çalışmamızın sonuçları CO zehirlenmesi vakalarında oksidatif dengenin antioksidanlara ters döndüğünü desteklemektedir.
INTRODUCTION: Oxidative stress refers to formation of more reactive oxygen species (ROS) than that are eliminated by cellular defense mechanisms (antioxidants). The aim of this study is to determine oxidative stress developed in CO poisoning, to measure oxidant and antioxidant parameters and to study the effects of the NBO and HBO treatments on these parameters.
METHODS: On admission to emergency department and at the end of 24th hour after the oxygen therapy, total oxidant status (TOS) was measured as an oxidative stress parameter, total antioxidant status (TAS), paraoxonase (PON), serum paraoxonase (SPON), arylesterase (ARES), and thiol (TTL) levels were measured as indicators of antioxidant capacity.
RESULTS: TAS, TTL and ARES levels were found to be significantly lower in the patient group when compared to control group. There were no differences in both inital and 24th hour levels of oxidative stress parameters between the patients who received hyperbaric therapy and normobaric therapy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Continuing decrease of TAS, PON, SPON, ARES, and TTL may be because the antioxidant capacity has not yet been replaced or reperfusion ischemia is caused by treatment. The results of our study support that oxidative balance turns against antioxidants in cases of CO poisoning.

11.Outcomes of Posterior Spinal Fusion and Vertebral Body Tethering in Patients with Adolescent Idiopathic Scoliosis and Evaluation of Quality of Life
Altuğ Yücekul, Gokhan Ergene
doi: 10.5505/amj.2021.30783  Pages 441 - 453
GİRİŞ ve AMAÇ: Adölesan idiopatik skolyoz’un (AIS) cerrahi tedavisinde standart yaklaşımı posterior enstrümentasyon ve füzyon (PEF) oluşturur. Tedaviye alternatif, füzyonsuz cerrahi yöntem olan vertebra cisim gerdirme (VBT) ise giderek daha sık kullanılmaktadır. Bu çalışmayla, PEF ve VBT yöntemleri ile ameliyat edilmiş AIS hastalarının düzelme miktarları ve yaşam kalitelerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eşleşmiş kohortlar, 2 yıl takipli 40⁰-70⁰ eğriliği olan AIS hastaları incelenerek elde edildi. Lomber eğriliğin cerrahiye dahil edildiği hastalar çalışmadan çıkartıldı. Hastaların demografik verileri, perioperatif ve takip radyografik ölçümleri ve hasta tarafından bildirilen SRS-22 skorları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya, 16 PEF ve 18 VBT hastası (30K, 4E) dahil edildi. Kohortun ortalama yaşı 13,4 (10-17) yıl ve takip süresi 25,7 (24–32) aydı. Grupların preoperatif üst torasik, ana torasik (MT) ve torakolomber (TL) skolyoz açıları benzerdi. PEF grubunda MT eğrilikte cerrahi düzelme oranı daha fazla (%84–%53, p<0,001) iken, 2. yılda toplam düzelme oranları gruplarda benzerdi (%80–%76, p=0,616). 2. yılda PEF ve VBT gruplarında kendi imaj/görüşünde ve ara toplamda anlamlı iyileşme olduğu saptandı (p<0,001–p=0,037 ve p<0,001–p=0,016). PEF grubunda, fonksiyon/ aktivite alt başlığındaki skorlar 6. ayda ve 2. yılda (p=0,027) ve ağrı, ara-toplam skorları 2. yılda, VBT grubuna göre düşüktü (p=0,020, p=0,036).
TARTIŞMA ve SONUÇ: PEF ve VBT cerrahisi takibinde MT ve TL eğriliklerde 2. yılda benzer oranda düzelme görülmektedir. SRS22 skorlarında iki cerrahi ile benzer iyileşme elde edilirken, VBT’de bu iyileşme dinamik olarak seyretmektedir. İki grup arasında fonksiyon/aktivite, ara-toplam ve ağrı skorlarının VBT grubunda erken dönem ve takipte füzyona kıyasla daha iyi olması, daha uzun takipli geniş hasta serilerinde incelenmelidir.
INTRODUCTION: Posterior instrumentation and fusion (PEF) is the standard surgical approach and vertebral body tethering (VBT) emerged as an alternative non-fusion technique in the treatment of idiopathic scoliosis. The aim of this study was to compare the correction and health-related life quality of the patients who have undergone PEF and VBT.
METHODS: Matched cohorts were obtained among patients whose curves ranged between 40⁰-70⁰ who had >2 years follow-up. Patients with a lumbar curve included in surgery were excluded. Patients' demographic data, perioperative and follow-up radiographic measurements, and SRS-22 scores were compared.
RESULTS: 16 PEF and 18 VBT patients (30F, 4M) were included. The mean age and follow-up were 13.4 (10-17) years and 25.7 (24–32) months. Preoperative upper thoracic, main thoracic (MT), and thoracolumbar (TL) curves were similar among groups. The surgical correction percentage in the MT curve was greater in the PEF group (84%–53%, p<0.001), while the overall correction percentage at two years was similar (80–76%, p=0.616). There was an improvement in self-image and subtotal scores at two years in PEF and VBT groups (p<0.001–p=0.037 and p<0.001–p=0.016). In the PEF group, function scores at six months and two years (p=0.027), pain and sub-total scores at two years (p=0.020, p=0.036) were found to be lower compared to VBT.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Following PEF and VBT surgeries, a similar improvement was observed in MT and TL curves. While similar improvement is achieved in SRS22 scores, this improvement is dynamically progressed in VBT. Whether SRS22 scores are better in the VBT group should be examined in larger patient series with longer follow-up.

12.CT-Severity Analysis of Covid-19 Pneumonia in Rheumatic Musculoskeletal Diseases
Ali Murat Koc, Seniz Akcay, Nesibe Dogan, Hülya Ozkan Ozdemir, Zehra Hilal Adibelli
doi: 10.5505/amj.2021.02223  Pages 454 - 470
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, kas-iskelet sistemi tutulumlu romatizmal hastalıkları (RH) olan hastalarda covid-19 pnömonisinin radyolojik şiddetini vurgulamayı amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 342 Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) pozitif hasta geriye dönük olarak incelendi. Hastalar RH varlığı açısından iki gruba ayrıldı. Akciğer bilgisayarlı tomografi (BT) şiddet skorları, demografik özellikler, hastaneye yatış, yoğun bakım ünitesi (YBÜ) gereksinimi, hastanede kalış süresi RH ve RH olmayan grup arasında karşılaştırıldı. BT görüntülerinde tipik ve atipik bulgular, her iki hasta grubundaki görülme sıklıkları ile birlikte tanımlandı.
BULGULAR: : Yaş ve kadın cinsiyet, RH grubunda RH olmayan gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,001, p=0,041). BT-şiddet skorunun ortalaması RH grubunda RH olmayan gruba göre daha yüksekti, ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,081). YBÜ'ye nakil ve ölüm oranları RH grubunda RH olmayan gruba göre daha yüksek bulunurken, hastanede yatış oranları ve kalış süreleri arasında fark saptanmadı (p=0,002, p=0,036, p=0,280, p=0,168). Her iki grupta da buzlu cam opasiteleri, üst üste bindirilmiş konsolidasyon ve kaldırım desenleri en yaygın tipik bulgulardı. Covid-19 pnömonisi için atipik BT bulguları, RH grubunda RH olmayan gruba göre daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik inflamasyon ve immünosupresif ilaçların kullanımı RH hastalarında enfeksiyonlara karşı hassasiyete neden olmaktadır. Bu çalışmada, RH'li hastalarda mortalite ve YBÜ gereksinimlerinin daha yüksek olduğu bulundu. Benzer şekilde, RH grubunda atipik akciğer BT bulgularının daha yaygın görülmesi, bu hasta grubunda covid-19 pnömonisinin tanı ve ayırıcı tanısında özellikle önemli olabilir.
INTRODUCTION: This study aims to focus on the radiological severity of covid-19 pneumonia in patients with rheumatic musculoskeletal diseases (RMD).
METHODS: A total of 342 Polymerase Chain Reaction positive patients were retrospectively reviewed. The patients were divided into two groups in terms of the presence of RMD. Chest Computed Tomography (CT) severity scores, demographic characteristics, hospitalization, intensive care unit (ICU) requirement, length of stay at the hospital were compared between RMD and non-RMD groups. Typical and atypical findings on CT images were identified with their incidence in both groups of patients.
RESULTS: Age and female gender were significantly higher in the RMD group (p=0.001, p=0.041). The average CT-severity score was higher in the RMD group, but the difference was not statistically significant (p=0.081). ICU transfer and mortality rates were higher in the RMD, whereas no difference was found in hospitalization rates and length of stay (p=0.002, p=0.036, p=0.280, p=0.168). Ground glass opacities, superimposed consolidation, and crazy paving patterns were the most common typical findings seen on both groups. Atypical CT findings for covid-19 pneumonia were found to be higher in the RMD group than in the non-RMD group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Chronic inflammation and the use of immunosuppressive drugs constitute a vulnerability to infections in RMD patients. In this study, mortality and ICU requirements were found to be higher in patients with RMD. Similarly, the higher rate of atypical chest CT findings in the RMD group may be of particular importance in the diagnosis and differential diagnosis of covid-19 pneumonia in this patient group.

13.The Magnetic Resonance Imaging Findings of Myocardial Microvascular Circulatory Disorder in Patients with Impaired Glucose Tolerance
Karabekir Ercan, Abdullah Kandemir
doi: 10.5505/amj.2021.69862  Pages 471 - 483
GİRİŞ ve AMAÇ: Bozulmuş glukoz toleransı (BGT) olan hastalarda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile MRG-perfüzyon ile miyokardiyal kan akımı değerlendirildi. Mikrovasküler obstrüksiyon varlığı ve iskemik kalp hastalığı sıklığı araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza IGT'li 20, tip 2 diabetes mellituslu (DM) 16 hasta ve normal MR bulguları olan 15 hasta dahil edildi. Tüm hastalar supin pozisyonda 1.5 Tesla MR ile vücut koili kullanılarak muayene edildi. İlk olarak, duvar hareketlerini görmek, duvar kütlesini ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunu hesaplamak için B-TFE sine sekansları elde edildi. Daha sonra diğer kardiyak miyokard hastalıklarını dışlamak için "siyah kan" T2 ağırlıklı ve STIR sekansları alındı. İlk geçiş perfüzyonunu değerlendirmek için 0.2 mmol/kg Gd-DTPA'nın intravenöz uygulanmasıyla bazal, midventriküler ve apikal kısa aks sekansları elde edildi. Ardından "inversiyon recovery GRE" sekansı ile enjeksiyondan 10 dakika sonra geç opaklanma bulguları elde edildi.
BULGULAR: Miyokard dokusunda ilk geçiş perfüzyonunda tepe kontrastlanma ve birikmiş kontrastlanma araştırıldığında, BGT ve tip 2 DM'li olgularda benzerlik saptandı. Ancak sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı farklılıklar tespit edildi. İlk geçiş perfüzyonunda; kontrast madde gelme zamanı ile miyokard dokusunda kontrast madde artışının tepe noktası karşılaştırıldığında, bu gruplar arasında fark görülmedi. Ayrıca sol ve sağ ventrikül sistolik fonksiyonları gruplar arasında benzerdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: BGT'li olgularda miyokardiyal mikrovasküler dolaşım bozuklukları koroner arter hastalığı olmaksızın erken evrelerde ortaya çıkabilir. Bu tür vakalarda kardiyak MRG önemli bir seçim olabilir.
INTRODUCTION: Myocardial blood flow was evaluated with magnetic resonance (MR) perfusion in the patients with impaired glucose tolerance (IGT), and the existence of microvascular obstruction and risk for cardiac diseases were researched. In addition, the wall motion, wall mass (gram), and viability of the left ventricle, and the systolic function of both ventricles were evaluated.
METHODS: Twenty patients with IGT, 16 patients with type 2 diabetes mellitus (DM) and 15 patients with normal MR findings were included in our study. All patients were examined in the supine position using a body coil with 1.5 Tesla MR. Firstly, images B-TFE cine sequences to see the wall motions, calculate the wall mass and the left ventricular ejection fraction. "Black blood" T2-weighted and STIR sequences were then taken to exclude other cardiac myocardial diseases. Basal, midventricular, and apical short-axis sequences were obtained by intravenous administration of 0.2 mmol/kg Gd-DTPA to evaluate first-pass perfusion. And late opacification findings were obtained 10 minutes after the injection with the "inversion recovery GRE" sequence.
RESULTS: When peak enhancement and accumulated enhancement in the first pass perfusion of myocardial tissue were investigated, the similarity was found in cases with IGT and type-2 DM. However, significant differences were found compared to the healthy control group. In the first pass perfusion; When contrast agent arrival time and the peak of contrast agent increase in myocardial tissue were compared, no difference was observed between these groups. In addition, left and right ventricular systolic functions were similar between groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the cases with IGT, myocardial microvascular circulation disorders can emerge in early phases without the presence of coronary artery disease. In these kinds of cases, cardiac MRI can be an important choice.

14.Prediction of In-Hospital Mortality in Patients Undergoing Endoscopy for Non-Variceal Upper Gastrointestinal Bleeding
Bülent Güngörer
doi: 10.5505/amj.2021.62347  Pages 484 - 493
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the parameters that may contribute to the prediction of in-hospital mortality in patients who were admitted to the emergency department with non-variceal upper gastrointestinal system (GI) bleeding and underwent endoscopy.
METHODS: Patients with non-variceal upper GI bleeding who were admitted to the emergency department of our hospital between March 2019 and June 2021 were evaluated retrospectively. Surviving and deceased patients were compared. To predict mortality independently, logistic regression analysis was performed with parameters that were significant.
RESULTS: It was shown that there was a relationship between low albumin and T score, older age, high LDH and higher white blood cell count, and mortality. In the ROC analysis, where the diagnostic accuracy of these five factors in predicting mortality was evaluated, the area under the curve was calculated as 0.84.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The evaluation of albumin, age, T score, white blood cell and LDH together may be helpful in predicting the in-hospital mortality of patients with non-variceal upper GI bleeding.

15.Complementary and Alternative Medicine Use in Type 2 Diabetes Mellitus and its Relationship with Medication Adherence
Cemal Uyan, Tuncay Müge ALVUR
doi: 10.5505/amj.2021.06926  Pages 494 - 502
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, Tip 2 Diabetes Mellitus’ta (T2DM) tamamlayıcı ve alternatif tıp (TAT) kullanımını ve bunun uzun süreli medikal tedaviye uyum ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma, tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak tasarlandı. En az 1 yıldır oral antidiyabetik kullanan 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara, sosyodemografik özellikleri ve TAT kullanımını sorgulayan bir anket; tedaviye uyumu ölçmek için 6 soruluk Türkçe Modifiye Morisky Ölçeği uygulandı.
BULGULAR: Hastaların %55’i en az bir TAT yöntemi kullanmıştı. En sık kullanılan yöntem bitkisel ilaçlar (%80(n=44)) idi. TAT yöntemleri başlıca, şikayetleri azaltmak ve tedaviyi destekleyici amaçlı kullanılmış ve hastaların %85,5’i (n=47) bu yöntemlerin kullanımı konusunda doktora danışmamıştı. Bu hastaların %89,4’ü (n=42) danışmama nedenini, ‘doktorun olumsuz tepkisinden çekinme’ olarak belirtti. TAT kullanımı ile tedaviye uyum arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların TAT yöntemlerini kullanırken doktora danışmamaları, ilaç-bitki etkileşimlerine bağlı toksikasyonlara ve doz yetersizliklerine karşı dikkatli olmamız gerektiğini göstermektedir. Hekimler hastalarının ilaç öyküsü yanında bu yöntemlerin kullanımını da etkin bir şekilde sorgulamalıdır. Bu bağlamda, tüm hekimler TAT yöntemleri hakkında temel bilgiye sahip olmalı ve bu tedaviler hakkında kanıta dayalı bilgiye nasıl ulaşılabileceklerini de öğrenmelidir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate complementary and alternative medicine (CAM) use and its relationship with adherence to long-term medical therapy in Type 2 Diabetes Mellitus (T2DM).
METHODS: The research was designed as a descriptive study. 100 (a hundred) patients who were using oral antidiabetic for at least one year were included in the study. A questionnaire to determine sociodemographic characteristics and CAM use and a six-item Turkish Modified Morisky Scale for the measure of medication adherence were applied to the participants.
RESULTS: 55% of patients (n=55) used at least one CAM practice. The most commonly used practice was herbal medicine [80% (n = 44)]. The main reasons for using CAM were to relieve complaints and support their conventional treatment, and 85.5% (n=47) of patients did not consult their physicians about the use of these practices. There was no statistically significant relationship between CAM use and medication adherence.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The fact that patients do not consult a doctor while using CAM shows that we need to be careful about toxicities and dose insufficiency due to drug-herb interactions. Physicians should effectively investigate the use of these therapies in addition to the drug history of their patients. Therefore, all physicians should have at least basic knowledge of CAM and learn how to access evidence-based information about these practices.

CASE REPORT
16.Geriatric Approach in Primary Care: Case Reports from a Rural Town
Fatma Tamara Koroglu, Veysel Ozgur Baris, Kamile Silay
doi: 10.5505/amj.2021.64872  Pages 503 - 509
Geriatrik hastalar çok sayıda hastalığa sahip olmaya ve yüksek ilaç yükü altında kalmaya yatkındır. Aile sağlığı merkezleri, yaşlıların muayene ve reçete ihtiyaçları için hastanelere kıyasla daha ulaşılabilir yerlerdir. Kırsal bölgelerde, aile sağlığı merkezlerinin bu uygunluğu daha da önemli hale gelir. Bu durumda, aile hekimleri kırsal bölgede yaşayan yaşlıların yaşadıkları problemleri tespit edecek ve ilaçlarını düzeltip doğru ilaç kullanımını sağlayacak tek doktorlar olmaktadır. Bu makalede, kırsal bir bölge olan Bala’da, aile hekimini ziyaret eden üç geriatrik hasta olası uygunsuz ilaç kullanımı yönünden ele alınmıştır.
Geriatric patients tend to have multiple diseases and a high burden of medication. Primary care centers are more accessible for the elderly to meet their examination and prescription needs compared to hospitals. In rural places, the convenience of primary care centers is far more important. Therefore, family physicians may be the only doctors in rural places to correct and/or supply proper medications as well as detecting ongoing problems of the elderly. In this article, three geriatric patients who visited their family physician in a rural town, Bala, were evaluated in terms of potentially inappropriate drug use.

17.Are Vaccines Effective in Preventing Variant COVID 19 Disease? A Case of Vaccinated Variant COVID 19
Bahadır Ertürk, Zamir Kemal Ertürk, Çiğdem Ertürk
doi: 10.5505/amj.2021.79926  Pages 510 - 514
SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu COVID 19 hastalığı günümüzün en önemli halk sağlığı sorunudur. Bu virüsün oluşturduğu pandemi tüm dünyadaki yaşam biçimini köklü olarak değiştirdi. Bu virüse karşı geliştirilen aşılar ise elimizdeki en önemli savunma aracımız. Olgumuz iki doz aşılanmasına rağmen varyant COVID 19 hastalığına yakalan bir hastadır. Bu vaka üzerinden aşılanmanın önemi kadar kişisel ve sosyal önlemlere bir süre daha uymanın gereği vurgulanacaktır.
COVID 19 disease caused by the SARS-CoV-2 virus is the most important public health problem of today. The pandemic caused by this virus has radically changed the way of life all over the world. Vaccines developed against this virus are our most important defense tool. Our case is a patient with variant COVID 19 disease, despite two doses of vaccination. In this case, the importance of adhering to personal and social precautions for a while will be emphasized as well as the importance of vaccination.

LookUs & Online Makale