E-ISSN: 2148-4570 • ISSN:2148-4570
ANKARA MEDICAL JOURNAL - Ankara Med J: 20 (4)
Volume: 20  Issue: 4 - 2020
ORIGINAL ARTICLE
1.Evaluation of The Association of Medication Adherence With Polypharmacy and Multimorbidity in Patients With Coronary Artery Disease
Sercan Bulut, Didem Kafadar, Elvan Yakupoğlu, Ertuğrul Okuyan
doi: 10.5505/amj.2020.67044  Pages 777 - 789
GİRİŞ ve AMAÇ: Koroner arter hastalığı (KAH) tanısı alan hastaların sıklıkla eşlik eden hastalıklarının da olması nedeniyle tedavide birçok ilacın birlikte kullanılmasıyla hastalığın yönetiminde tedaviye uyum önem kazanmaktadır. Tedaviye uyumsuzluk ilaçların doz ve kullanım saatlerine uyulmaması nedeniyle ortaya çıkabilir. Bu çalışmada KAH tanılı hastalarda polifarmasi ve multimorbiditenin tedavi uyum ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel bir araştırma olan bu çalışma; polikliniğe başvuran KAH tanısı almış ≥ 40 yaş hastalarla gerçekleştirilmiştir. Araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik özelliklerin, hastalık öykülerinin, ilaç kullanımlarının sorulduğu soru formu yüz yüze görüşmelerde doldurulmuştur. Günlük kullanılan ilaç sayıları <4, 4-6 ve ≥7 ilaç olarak değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı ve analitik istatistikler ile veriler değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 144 KAH tanılı hastanın 74’ü tedaviye uyum gösteriyordu. Tedaviye uyum göstermeyen 70 hastanın yaş ortalamasının tedaviye uyumlu hastalardan daha düşük olduğu(p=0,001) ancak cinsiyet ve medeni durumları arasında fark olmadığı görülmüştür. Hipertansiyonu olan hastaların tedaviye daha uyumlu olduğu bulunmuştur(p=0,032). Tedaviye uyum gösteren hastalarda, günlük ≥7 ilaç kullanımının, ilaç kullanım sürelerinin ve hastaneye yatış sayısının daha yüksek olduğu gözlenmiştir (sırasıyla; p=0,034; p=0,005; p=0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İlaç kullanım süresinin, günlük ilaç sayısının, hastaneye yatış sayısının, yaşın ve eşlik eden hastalıkların KAH tanılı hastalarda tedavi uyumunu etkilediği görülmüştür. Kullanılan günlük ilaç sayısı azaldıkça tedavi uyumunun azaldığı gözlenmiştir; bu durumun KAH ile ilgili farkındalığın yetersiz olmasıyla ilişkili olabileceğini ve günlük pratikte KAH tanılı hastalarda tedavi uyumunun araştırılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Patients diagnosed with coronary artery disease (CAD) often have comorbidities and many drugs are used together in treatment, so medication adherence becomes important in the management of the disease. Non-adherence to treatment may be caused by failure to comply with the dosage and hours of use of the medications. The aim of this study was to investigate the association of polypharmacy and multimorbidity with medication adherence in patients with CAD.
METHODS: This cross-sectional study was conducted with patients≥ 40 years of age who were diagnosed with CAD and admitted to the outpatient clinics. A questionnaire prepared by the researchers about sociodemographic characteristics, history of the disease, and medications that were used, during face-to-face interviews. Daily medications were evaluated as <4, 4-6, and ≥7 medications. Data were evaluated by descriptive and analytical statistics.
RESULTS: A total of 144 patients with CAD were included in the study and 74 of them were adherent to medications. The mean age of 70 nonadherent patients was lower than the adherent patients(p=0.001) but there was no difference according to gender and marital status. Hypertensive patients were more adherent to their medications(p=0.032). In patients adherent to medications, we observed that the presence of daily≥7 medications, the duration of medications, and the number of hospitalizations were higher (p=0.034; p=0.005; p=0.001; respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Medication adherence in patients with CAD was affected by the duration of medications, number of daily medications, number of hospitalizations, age, and comorbidities. Adherence decreased as the number of daily medications decreased which we think may be associated with inadequate awareness about CAD and that it is necessary to investigate medication adherence in daily practice in patients with CAD.

2.Evaluation of urine analysis in adults with simple and complicated appendicitis
Handan Özen Olcay, Emine Emektar, Meral Tandoğan, Tuba Şafak, Hakan Bulus, Yunsur Cevik
doi: 10.5505/amj.2020.66934  Pages 790 - 797
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut apandisit sık görülen abdominal acillerden biridir. Bu çalışmada yetişkin acil servis popülasyonunda basit apandisit ve komplike apandisiti ayırmada rutin idrar tahlilinin kullanılabilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 18 yaş üzeri patolojik tanısı akut apandisit olan ve acil serviste idrar analizi yapılmış hastalar dahil edildi. Eksik verisi olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Patoloji raporlarına göre, hastalar basit ve komplike apandisit olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Basit apandisit grubu ile karşılaştırıldığında komplike apandisit grubunda, idrar keton cisimleri, protein ve nitrit sayımı anlamlı olarak daha yüksekti (tüm değerler için p <0,05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, keton cisimleri ve idrar nitrit pozitifliği komplike apandisit varlığını tahmin etmede istatistiksel olarak anlamlı bulundu (tüm değerler için p <0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İdrar analizi, akut batından şüphelenilen hastalarda yapılan rutin testlerden biridir. Bu nedenle, biz idrar tahlilinde idrarda keton ve nitrit pozitifliğinin komplike apandisit açısından uyarıcı olabileceğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Acute appendicitis is one of the common abdominal emergencies. We aimed in this study to evaluate whether routine urinalysis may use in discriminating between simple appendicitis and complicated appendicitis in the emergency department.Acute appendicitis is one of the common abdominal emergencies. We aimed in this study to evaluate whether routine urinalysis may use in discriminating between simple appendicitis and complicated appendicitis in the emergency department.Acute appendicitis is one of the common abdominal emergencies. We aimed in this study to evaluate whether routine urinalysis may use in discriminating between simple appendicitis and complicated appendicitis in the emergency department.
METHODS: Patients over 18 years of age with a pathological diagnosis of acute appendicitis and those who underwent urine analysis in the emergency department were included in the study. Patients with missing data were excluded. According to pathology reports, patients were classified as simple and complicated appendicitis.
RESULTS: Compared to simple appendicitis, the complicated appendicitis group had significantly higher urine ketone body, protein, and nitrite counts on admission (p<0.05 for all parameters). Urine ketone bodies and positive urine nitrite were found to predict statistically significant complicated appendicitis in multivariate logistic regression analysis (for all values p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Urine analysis is one of the routine tests performed in patients with suspected acute abdomen. Therefore, we think that especially urine ketone bodies and positive urine nitrite in urine analysis may be a warning for complicated appendicitis.

3.The Prevalence of Sexual Dysfunctions in Women with Diabetes and Its Relationship with Diabetic and Demographic Factors: A Meta-analysis and Meta-regression Study
Görkem Karakaş Uğurlu, Mustafa Uğurlu
doi: 10.5505/amj.2020.86547  Pages 798 - 813
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabet hastalarında cinsel işlev bozukluklarının (CİB) sıklığına dair çalışmalar, cinsel psikofizyoloji çok sayıda değişkenden etkilenebildiği için, oldukça farklı sonuçlar üretmektedir. Bu farklı sonuçları konsolide edecek yöntemlerle yapılmış bölgesel çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu meta-analiz çalışmasının amacı diyabet hastalığı olan kadınlarda CİB yaygınlığını ortaya koymak ve CİB yaygınlığı üzerine olası diyabetik ve demografik değişkenlerin etkilerini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu meta-analiz çalışması için literatür “Google Akademik” veri tabanı ile taranmıştır. Ocak 2000 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında Türkiye’de yapılmış diyabet hastalığı olan kadınlarda CİB araştıran gözlemsel çalışmalar dahil edilmiştir.
BULGULAR: Diyabetik kadınlarda CİB yaygınlığı rastgele etkiler modeline göre %58,95 bulunmuştur. Uyarılma, istek, ağrı, doyum, lubrikasyon ve orgazm bozuklukları ise sırasıyla %57,75, %56,63, %45,63, %40,22, %38,61 ve %49,25 olarak saptanmıştır. Meta-regresyon sonuçlarına göre CİB üzerine HbA1c, diyabet hastalığının süresi, yaş ve vücut kitle indeksinin etkisi saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Türkiye’de diyabet hastalığı olan kadınlarda CİB’in yaygınlığı genel popülasyondan yüksektir. Tanı koymada yaşanan olası sorunlar da dikkate alındığında bu hastaların mutlaka CİB bakımından sorgulanmaları ve gerekli hastaların özelleşmiş kliniklere yönlendirilmeleri gereklidir.
INTRODUCTION: Since sexual psychophysiology can be affected by many variables, studies on the frequency of sexual dysfunction (SD) in diabetic patients produce quite different results. There is a need for regional studies conducted with methods to consolidate these different results. The purpose of this meta-analysis study is to reveal the combined prevalence of SD in women with diabetes and to examine the effects of possible diabetic and demographic variables on the prevalence of SD.
METHODS: For this meta-analysis study, the literature was searched with the "Google Scholar" database. Observational studies investigating SD in women with diabetes in Turkey between January 2000 and August 2020 were included in the meta-analysis.
RESULTS: The prevalence of SD in diabetic women was 58.95% according to the random-effects model. Arousal, desire, pain, satisfaction, lubrication and orgasm disorders were found as 57.75%, 56.63%, 45.63%, 40.22%, 38.61% and 49.25%, respectively. According to meta-regression results, the effects of HbA1c, diabetes duration, age, and body mass index on SD were not determined.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SD is higher than the general population of women with diabetes in Turkey. Considering the possible problems encountered in diagnosis, these patients should be questioned for SD and the necessary patients should be directed to specialized clinics.

4.Relationship Between the Anxiety and Depression Levels of Children with Type 1 Diabetes and the Resilience and Coping Attitudes of their Parents
Özlem Kara, Mehmet Erdem Uzun
doi: 10.5505/amj.2020.79095  Pages 814 - 824
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ile T1DM’li çocukların kaygı ve depresyon durumunu belirleyerek, bu durumun ebeveynlerin başa çıkma tutumları ve yılmazlık düzeyleri ile olan ilişkisini ve glisemik kontrol üzerine olan etkilerini saptamayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza toplam 71 hasta ve bu hastaların ebeveynleri alınmıştır. Çocuklara, Çocuk Depresyon Ölçeği (ÇDÖ) ve Çocuklar İçin Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ), ebeveynlerine Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği (BÇTDÖ) ve Aile Yılmazlık Ölçeği (AYÖ) uygulanmıştır. Tüm katılımcılara kişisel bilgi formu doldurulmuştur. Hastaların glisemik kontrol düzeyleri son bir yıldaki ortalama glikolize hemoglobin (HbA1c) düzeylerine göre değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Annenin yılmazlık düzeyi arttıkça çocuğun depresyon durumunun azaldığı görülmüştür. Anne ve babada en fazla sorun odaklı başa çıkma tutumu olduğu gözlendi. Başa çıkma tutumlarının alt ölçekleri değerlendirildiğinde; diyabet süresi ile annenin ‘zihinsel boş verme’, babanın ise ‘aktif baş etme’, ‘plan yapma’ ve ‘sosyal destek kullanımı’ arasında negatif ilişki saptanmıştır. Yine annenin başa çıkma tutumu alt ölçeğinden ‘şakaya vurma’ ile çocuğun depresyon durumu arasında ve ‘aktif baş etme’ ile çocuğun anksiyete düzeyi arasında pozitif ilişki saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik hastalığa sahip çocukları olan ebeveynler farklı başa çıkma tutumları sergilemektedirler. Bu tutumlar çocuk üzerinde değişik etkilere neden olmaktadır. Sonuçta ailelerin uygun baş etme stratejilerini kullanmaları çocukları üzerinde olumlu etki yaratacaktır. Bu konuda aileleri yönlendirmek önem arz etmektedir.
INTRODUCTION: With this study, we aimed to identify the anxiety and depression status of children with T1DM and to determine its relationship with parents' coping attitudes and resilience levels and the effects on glycaemic control.


METHODS: Our study included seventy-one patients of T1DM and their parents. We applied the Children's Depression Inventory (CDI) and the Screen for Child Anxiety Related Disorders (SCARED) to the children, and the COPE Inventory and the Family Resilience Scale (FRS) to the parents. All participants filled out the personal information form was filled out. The patients' glycaemic control levels were assessed based on the average glycosylated hemoglobin (HbA1c) levels of the previous year.
RESULTS: The child's depression status decreased as the mother's resilience increased. In the mothers and fathers, the most frequently observed problem was problem-focused coping attitudes. When we evaluated the subscales of the coping attitudes, a negative statistically significant correlation was determined between the duration of diabetes and the mother's "mental disengagement," and the father's "active coping," "planning," and "using social support." Again, a positive statistically significant correlation was identified between the mother's "humor" coping attitude subscale and the child's depression status, and between "active coping" and the child's anxiety level.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Parents with children who have a chronic disease exhibit different coping attitudes. These attitudes cause various effects on the child. In conclusion, families using appropriate coping strategies will have a positive impact on their children. It is essential to guide families in this respect.

5.Evaluation of the Relationship Between HbA1c with MPV and PDW Levels in Patients with Type-2 Diabetes Mellitus
Hacer Dinçoğlu, İrep Karataş Eray
doi: 10.5505/amj.2020.80764  Pages 825 - 834
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetik hastalardaki mortalite ve morbiditenin çoğundan zamanla gelişen makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar sorumludur. İyi glisemik kontrol ile MPV ve PDW düzeylerinin azalması sağlanabilir ve böylece hastalarda vasküler komplikasyonlar önlenebilir ya da geciktirilebilir. Bu çalışmanın amacı Tip 2 Diabetes Mellitus (DM) hastalarında HbA1c ve artmış MPV ve PDW düzeyleri ilişkisini değerlendirmekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine Haziran 2016-Nisan 2017 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü amaçlı başvurmuş ve Tip 2 DM tanısı ile takipli 18 yaş üzeri hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir.
BULGULAR: Toplamda 112 diyabetik, 33 non diyabetik kriterleri karşılayan; biyokimyasal verileri mevcut olan 145 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubu (n=33) diyabetik hasta grubu HbA1c≤ %7 (n=46) ve HbA1c > %7 (n=66) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. HbA1c değerlerine göre MPV ve PDW değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p1=0,001, p2=0,001ve p3=0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mevcut glisemik disregülasyon vasküler komplikasyona neden olan MPV ve PDW gibi trombosit aktivasyon belirteçlerinin artışına sebep olmaktadır. Bizim çalışmamızın sonucunda MPV’nin ve PDW’nin, DM progresyonunu izlemek ve dolaylı olarak birinci basamak sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde, taranmasında basit ve düşük maliyetli testler olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Böylece erken tanı ve uygun tedavi ile diyabetik vasküler komplikasyonların gelişimi ve ilerlemesi geciktirilebilir.
INTRODUCTION: Macrovascular and microvascular complications are major responsible for mortality and morbidity that develop over time in diabetic patients. MPV and PDW levels can be reduced with good glycemic control and thus prevented or delayed vascular complications in patients. This study aimed to evaluate the relationship between HbA1c and increased MPV, PDW levels in Type 2 DM patients.
METHODS: The study was conducted retrospectively to demographic information and laboratory records of patients over 18 years old who were admitted to Ankara Atatürk Training and Research Hospital Family Medicine and Endotem policlinics for general health check-up and diagnosed with Type 2 DM between June 2016 and April 2017.
RESULTS: A total of 112 diabetic, 33 non-diabetic criteria are met; 145 patients with biochemical data were included in the study. The control group (n = 33) was divided into 2 groups, diabetic patient group HbA1c≤ 7% (n = 46) and HbA1c> 7% (n = 66). There was a statistically significant positive correlation was found between MPV and PDW values according to HbA1c values (p1 = 0.001, p2 = 0.001, p3 =0.001, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Current glycemic dysregulation cause to increase in platelet activation markers such as MPV and PDW, which cause vascular complications. As a result of our study, it is thought that MPV and PDW can be used as simple and low-cost tests to monitor DM progression and thus to prevent and screen vascular complications in primary health care. Early diagnosis and appropriate treatment may delay the development and progression of diabetic vascular complications.

6.Follow-Up of Patients Who Underwent A Psychiatric Consultation at The Smoking Cessation Polyclinic
Hatice Kilic, Emine Argüder, Ayşe Çağlar, Mustafa Uğurlu, Hatice Canan Hasanoğlu, Ayşegül Karalezli
doi: 10.5505/amj.2020.37974  Pages 835 - 843
GİRİŞ ve AMAÇ: Sigara ve tütün kullanımı olan olgularda anksiyete bozukluğu, depresyon ve diğer psikiyatrik bozukluklar daha sık bir arada görülmektedir. Bu çalışmada sigara bırakma polikliniğine başvuran ve ilk değerlendirmede psikiyatri polikliniğine konsülte edilen ve edilmeyen olgular arasında 1. yıl sonunda sigara bırakma açısından farklılık olup olmadığını araştırmak amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sigara bırakma polikliniğimize 2017 yılında başvuran toplam 197 olgu çalışmaya dahil edildi. Sigara bırakma polikliniğine başvuran olgular içerisinde Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği puanlarına göre psikiyatri bölümüne konsülte edilen 96 olgu “grup 1” ve psikiyatri konsültasyonu yapılmayan 101 olgu ise “grup 2” olarak sınıflandı. Tüm olguların demografik verileri sigara içme tutum ve davranışları, komorbid hastalıkları, aldıkları tedaviler ve 1. yılda sigara bırakma durumları kaydedildi.
BULGULAR: Grup 1 ve grup 2 olgular karşılaştırıldığında 1. yılda sigara bırakma oranları açısından anlamlı farklılık yoktu [Ngrup 1 sigara bırakanlar= 22 (%22,90), Ngrup 2 sigara bırakanlar= 23 (%22,70), p=0,67]. Alt grup analizinde 1. Yıl sigara bırakan olgularda; grup 1 olguların grup 2 olgulara göre daha yüksek oranlarda davranışsal tedavi ve NRT tedavisi aldıkları görüldü (Ngrup 1 sigara bırakanlar= 33 (%44,60), Ngrup 2 sigara bırakanlar= 17 (%21,80); p=0,002). Grup 2 olguların ise grup 1 olgulara göre davranışsal tedavi ve vareniklin tedavisini daha fazla aldıkları belirlendi [Ngrup 1 sigara bırakanlar= 6 (%8,10), Ngrup 2 sigara bırakanlar= 33 (%51,10); p=0,002].
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sigara bırakma polikliniğine başvuran ve tarama testlerine göre psikiyatrik değerlendirme ihtiyacı olduğu saptanan olguların, etkin farmakolojik ve psikiyatrik destekle anksiyete ve depresyon skoru düşük olgulara benzer oranlarda sigarayı bırakabildiği görülmüştür. Bu nedenle olguların anksiyete depresyon açısından değerlendirilerek psikiyatri polikliniklerine yönlendirilmesinin ve bu hastaların sigara bırakma programlarının psikiyatri ile eş zamanlı yürütülmesinin önemli olduğu düşünülmüştür.


INTRODUCTION: It is known that anxiety disorder, depression and other psychiatric disorders are more common in patients with smoking and tobacco use. In our study, it was aimed to investigate whether there was any difference in the first-year follow-up between patients who applied to the smoking cessation clinic and those who were not consulted to psychiatry at the first evaluation.
METHODS: A total of 197 cases who applied to our smoking cessation policlinic in 2017 were included in the study. Among the patients who applied to the smoking cessation outpatient clinic, 96 patients who were consulted to psychiatry were evaluated as "group 1" and 101 patients who were not consulted to psychiatry as "group 2". Demographic data and smoking attitudes and habits of all cases, comorbid diseases, treatments they received, and smoking cessation in the first year were recorded.
RESULTS: When group 1 and group 2 were compared, there was no significant difference in the cases referred to psychiatry in terms of smoking cessation rates in the first year [Ngrup 1 quitters = 22 (22.90%), Ngrup 2 quitters = 23 (22.70%), p = 0.67]. In the subgroup analysis, in cases who quit smoking in the first year; It was observed that group 1 cases received behavioral treatment and NRT treatment at higher rates than group 2 cases (Ngrup 1 quitters = 33 (44.60%), Ngrup 2 quitters = 17 (21.80%); p = 0.002). It was determined that group 2 cases received behavioral treatment and varenicline treatment more than group 1 cases [Ngrup 1 quitters = 6 (8.10%), Ngrup 2 quitters = 33 (51.10%); p = 0.002].
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found that the patients who were found to have a high need for psychological support who applied to the smoking cessation clinic were able to quit smoking at rates similar to those with low anxiety and depression scores with effective pharmacological and psychiatric support.

7.Evaluation of Major Risk Factors And Metabolic Syndrome Criteria In Predicting Coronary Artery Disease Risk
Nagihan Beştepe, Ömer Dönderici, Burcu Demirkan
doi: 10.5505/amj.2020.93276  Pages 844 - 857
GİRİŞ ve AMAÇ: Metabolik sendrom (MS) kavramı, temelinde yatan insülin direnci (İR) ve kardiyovasküler hastalığa ait risk faktörlerinin kümelenmesi nedeni ile kritik bir öneme sahiptir. Biz bu çalışmamızda geleneksel kardiyovasküler risk faktörlerinin yanında MS kriterlerinin kardiyovasküler riski öngörmedeki değerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma tanısal amaçla koroner anjiyografi (KAG) yapılan 264 hasta üzerinde yapılmıştır. KAG sonucuna göre bir veya daha fazla koroner arterinde anlamlı daralma saptanan olgular koroner arter hastalığı (KAH) grubu ve herhangi bir daralmanın saptanmadığı olgular ise kontrol grubu olarak kabul edildi. KAH ve kontrol grubu, klasik risk faktörleri ve MS kriterleri açısından karşılaştırıldı. Hastalarda klasik risk faktörleri ve MS parametreleri regresyon analizi ile değerlendirilerek risk öngörüleri hesaplandı.
BULGULAR: Olguların 103’ü kadın (%39,01) ve 161’i erkekti (%60,98). Kadın olguların yaş ortalaması 57,91±9,97 ve erkek olguların yaş ortalaması 58,63±10,21 bulundu. MS kriterlerinin görülme sıklığına bakıldığında kadınlarda bel çevresi (BÇ) yüksekliği, erkeklerde HDL-K düşüklüğü ve her iki cinste TG yüksekliği ön planda idi. MS, KAH riskini öngörmede anlamlı değildi ancak Bǒdeki her 1 cm lik genişleme, her iki cinste de KAH riskinde artışla ve kalça çevresindeki (KÇ) her 1 cm lik artış ise KAH riskinde azalma ile sonuçlandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda MS’un kadınlarda yüksek BÇ ve erkeklerde ise HDL-K düşüklüğü ile birlikte ortaya çıktığını gözlemledik. Bu durum düşük HDL-K’nın etnik özelliğimiz olduğu varsayımını desteklemekle birlikte toplumumuzda kardiyovasküler olaylarla yakından ilişkili MS kriterlerini belirlemek için, özellikle de HDL-K ve BÇ açısından yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: The concept of metabolic syndrome (MS) is critical due to the underlying insulin resistance (IR) and included risk factors for cardiovascular disease. In this study, we aimed to investigate the value of MS criteria in predicting cardiovascular risk as well as traditional cardiovascular risk factors.
METHODS: The study was performed on 264 patients who underwent coronary angiography (CAG) for diagnostic purposes. According to the CAG result, patients with significant stenosis in one or more coronary arteries were considered the CAD (coronary artery disease) group, and cases without stenosis were accepted as the control group. CAD and control groups were compared in terms of traditional risk factors and MS criteria. The traditional risk factors and MS were evaluated for the patients by regression analysis and risk predictions were calculated.
RESULTS: There were 103(39.01%) female and 161(60.98%) male patients. The mean age was57.91±9.97 in females and 58.63±10.21 in males. Considering the incidence of MS criteria, the elevation of waist circumference(WC) in women, low HDL-C in men, and high TG in both sexes were at the forefront.MS was not significant in predicting CAD risk but every 1 cm increase in WC resulted in increased risk of CAD in both sexes and every 1 cm increase in hip circumference(HC) resulted in decreased risk of CAD.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we observed that MS appeared with high WC in women and low HDL-C in men. While this supports the assumption that low HDL-C is a feature of our ethnicity, new studies are needed to determine MS criteria closely related to cardiovascular events in our society, especially in terms of HDL-C and WC.

8.Chronic Disease Prevalence and COVID-19 Risk Levels in High School Students
Gökmen Özceylan, Dilek Toprak, Nurhan Doğan
doi: 10.5505/amj.2020.72473  Pages 858 - 868
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda kronik hastalık durumuna göre öğrencilerin COVID-19 risk düzeylerini belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın evrenini Tekirdağ ili Çorlu ilçesinde bulunan lise öğrencileri (n = 8,926) oluşturmaktadır. Öğrencilere kronik hastalıkları olup olmadığı, bu kronik hastalıklar için ilaç kullanıp kullanmadıkları ve bu kronik hastalıkları nedeniyle bir sağlık kuruluşuna düzenli ziyaretlerinin olup olmadığı soruldu. Her bir katılımcı için COVID-19 risk seviyeleri belirlendi. Tanımlayıcı istatistikler, bağımsız grupların karşılaştırılmasında kategorik veriler için ki-kare testi ve sayısal veriler için t testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p <0,05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşı 15,71 ± 1,13 yıl (min14, maks18) idi. Bunların %52,27'si (n=4.666) erkektir. Katılımcıların %9.06'sında (n=809) en az bir kronik hastalık vardı. Çalışma süresince kronik bir hastalığa bağlı olarak en az bir ilacı aktif olarak kullanan öğrencilerin oranı %5,96’idi (n = 532). En az bir sağlık kurumu tarafından aktif olarak takip edilenlerin oranı %3,71’idi (n=331). Kızların COVID-19 ile ilişkili riskleri erkeklere göre daha yüksekti (p=0.019). COVID-19 riski açısından yaşa, okul türüne, okul kategorisine ve sınıfa göre dağılımda anlamlı farklılık bulunmadı (p> 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Öğrencilerde kronik hastalık prevalansının tespiti, COVID-19 hastalığının seyri üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabilir ve bu, sınırlı sağlık kaynaklarını etkin bir şekilde kullanmayı ve eğitim sistemini buna göre doğru planlamayı mümkün kılabilir.
INTRODUCTION: In our study, we aimed to identify the COVID-19 risk levels of students according to the chronic disease state.
METHODS: The study population was composed of high school students in Çorlu district of Tekirdağ province (n=8,926). Students were asked if they had any chronic diseases, İf they use drugs for these chronic diseases, and if they have regular visits to a healthcare institution due to their chronic disease for active follow-up. COVID-19 risk levels were identified Descriptive statistics, chi-square test for categorical data in the comparison of independent groups, and t-test for numerical data was used. The statistical significance level was accepted as p<0.05.
RESULTS: The mean age of participants was 15.71±1.13 years (min14, max18). 52.27% (n=4,666) of them were male. 9.06% (n=809) of the participants have had at least one chronic disease. The rate of the students who were actively using at least one drug due to chronic disease was 5.96% (n=532) during the study. The rate of participants who have been actively followed up by at least one health institution was 3.71% (n=331). Girls had higher COVID-19 related risks compared to boys (p=0.019). In terms of COVID-19 risk, no significant difference was found in the distribution by age, school type, school category, and grade (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The detecting of the prevalence of chronic diseases in students, could have a positive impact on the course of COVID-19 disease, and this could make it possible to use the limited health resources effectively and to right plan the education system accordingly.

9.Investigation of Patients' Perspective On Dental Treatments And Institution Preferences In Covid-19 Normalization Process In Turkey
Onur Sahin, Sezgi Cinel Sahin
doi: 10.5505/amj.2020.87059  Pages 869 - 881
GİRİŞ ve AMAÇ: 2020 Haziran itibariyle Türkiye'de başlatılan COVID-19 normalleşme sürecinde, hastaların dental uygulamalar ve koruyucu önlemlerle ilgili düşüncelerini değerlendirmek ve bulaş riskine yönelik düşüncelerini kurum tercihlerine göre karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2020 itibariyle, Ağız ve Diş Sağlığı Merkezlerine (ADSM), Diş Hekimliği Fakültelerine ve özel kliniklere başvuran hastalara, COVID-19 ve hasta ilişkili soruları içeren bir anket doldurtuldu. Çalışma verileri tanımlayıcı istatistiksel metotlar ve Ki-kare testi kullanılarak analiz edildi. Anlamlılık p<0,01 ve p<0,05 düzeylerinde değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplamda 765 hasta (339 kadın, 426 erkek) katılmıştır. Katılımcıların %69,30’unun dental tedaviler için özel klinikleri, %18,80’inin Diş Hekimliği Fakültelerini ve %11,90’ının ise ADSM’leri tercih ettiği tespit edilmiştir. Hastaların COVID-19 riskine karşı kendini yeterince korunduğunu düşünme durumu, COVID-19 salgınının kontrol altına alındığını düşünme durumu ve bekleme alanındaki kalabalığın endişe yaratması durumu ile kurum tercihleri arasında istatistiksel ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalara özellikle pandemi sürecinde güvenle başvurabilecekleri bir ortamın sunulabilmesi gereklidir. Bu nedenle en yoğun hasta başvurusunun olduğu kurumlar olması dolayısıyla, ADSM’nin ve Diş Hekimliği Fakültelerinin, hasta beklentilerini karşılayacak ortamı sağlayabilmesi, hastaları bilgilendirmesi ve pandeminin en az zararla atlatılabilmesi açısından normalleşme sürecine katkıda bulunması oldukça kritiktir.
INTRODUCTION: To evaluate patients' opinions about dental practices and preventive measures and to compare their thoughts on transmission risk according to institutional preferences in the COVID-19 normalization process initiated in Turkey as of June 2020.
METHODS: As of June 2020, patients who applied to Oral and Dental Health Centers (ODHC), Dentistry Faculties, and private clinics filled out a questionnaire containing COVID-19 and patient-related questions. Study data were analyzed using descriptive statistical methods and the Chi-square test. Significance was evaluated at p<0.01 and p<0.05 levels.
RESULTS: A total of 765 patients (339 women, 426 men) participated in the study. It has been determined that 69.30% of the participants prefer private clinics for dental treatments, 18.80% of Dentistry Faculties, and 11.90% of ODHC. It was determined that there was a statistical relationship between the patients' state of thinking that they were adequately protected against the risk of COVID-19, the state of thinking that the COVID-19 epidemic was under control, and the state of concern by the crowd in the waiting area and institution preferences (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is necessary to provide an environment where patients can apply safely, especially during the pandemic process. For this reason, it is very critical that ODHC and Dentistry Faculties provide an environment that will meet patient expectations, inform patients and contribute to the normalization process in terms of overcoming the pandemic with the least damage since it is the institutions with the highest number of patient applications.

10.Intercultural Sensitivity and Opinions of Nurses Working in a Research Hospital on Immigrant Patients
Huri Seval Gönderen Çakmak, EMİNE Özer Küçük, Ezgi Ağadayı, Rabia Kahveci
doi: 10.5505/amj.2020.80488  Pages 882 - 894
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırma bir araştırma hastanesinde çalışan hemşirelerin kültürlerarası duyarlılıklarının ve göçmen hastalar ile ilgili görüşlerinin saptanması amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, araştırmaya dahil olma kriterini karşılayan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan 200 hemşire ile yürütülmüştür. Araştırma verileri, “Hemşirelerin sosyo-demografik özellikleri bilgi formu” ve “Kültürlerarası Duyarlılık Ölçeği aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin analizinde ortalama ± standart sapma ve frekans ve yüzde değerleri, Bağımsız gruplar t-testi ve Tek yönlü varyans analizi (ANOVA) testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Hemşirelerin Kültürlerarası Duyarlılık Ölçeği toplam puan ortalaması 77,24±6,18 olarak bulunmuştur. Kültürlerarası Duyarlılık Ölçeği toplam puan açısından değerlendirildiğinde eğitim durumu ile ölçek puanı arasında istatistiksel anlamlı bir fark çıkmıştır (F: 1,743, p: 0,014). Kültürlerarası duyarlılık ölçeğinin iletişimde dikkatli olma alt boyutu ile iletişim kurma şekli arasında anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur (F: 2,921 p: 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada hemşirelerin kültürler arası duyarlılık düzeyinin yaklaşık orta düzeyde olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin yaklaşık %70 inin göçmen hastalarla ilgili bakım verirken bakım konusunda farklı bir his yaşamadıkları saptanmıştır. Kurumlarda kültürler arası duyarlılığın geliştirilmesi amacıyla kültürel duyarlılıkla ilgili duygusal-bilişsel-davranışsal eğitimlerin gibi hizmet içi eğitim programlarının yer alması ve hemşirelik eğitim müfredatında kültürler arası duyarlılığın geliştirilmesine ve yabancı dil yeterliliklerini artırmaya yönelik konulara yer verilmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: The current research was carried out descriptively to determine the intercultural sensitivity of nurses working in a research hospital and their views on migrant patients.
METHODS: The study was conducted with 200 nurses who met the inclusion criteria and volunteered to participate in the study. Research data were collected through “Socio-demographic characteristics information form of nurses” and “Intercultural Sensitivity Scale”. In the analysis of the data, mean ± standard deviation and frequency and percentage values, Independent groups t-test and One-way variance analysis (ANOVA) test were used.
RESULTS: The total score means of the Intercultural Sensitivity Scale of the nurses were found to be 77.24 ± 6.18. When the Intercultural Sensitivity Scale was evaluated in terms of the total score, a statistically significant difference was found between the educational status and the scale score (F: 1.743, p: 0.014). It was found that there is a significant difference between being careful in the communication sub-dimension of the intercultural sensitivity scale and the communication style (F: 2.921 p: 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the study, it was determined that the level of sensitivity of nurses between cultures was approximately medium. It has been determined that approximately 70% of nurses do not feel different about care while providing care to immigrant patients. It is recommended to include in-service training programs such as emotional-cognitive behavioral training related to cultural sensitivity to develop intercultural sensitivity in institutions and to include issues to improve intercultural sensitivity and increase foreign language proficiency in the nursing education curriculum.

11.Use of CRP/Albumin Ratio In The Differentiation of Upper Urinary System Infection In Children With A Urinary System Infection
Hatice Güneş, Meliha Kütükçü
doi: 10.5505/amj.2020.22438  Pages 895 - 903
GİRİŞ ve AMAÇ: İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) çocukluk çağında sık görülen enfeksiyonlardır. Enfeksiyonun seyri ve klinik takibi lokalizasyonuna göre (alt ve üst) değişir. C-reaktif protein (CRP) albümin oranı (CAO), son yıllarda kullanılan enflamatuar belirteçlerden biridir. Çalışmamızın amacı CAO kullanarak bu ayrımı araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, İYE tanısı almış 95 çocuğun hasta dosyaları taranarak gerçekleştirildi. Hastalar enfeksiyon bölgesine göre üst İYE (Ü-İYE) ve alt İYE (A-İYE) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların laboratuvar ve demografik özellikleri hastane kayıtlarından elde edilmiş ve gruplar arasında karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: CAR, Ü-İYE grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p <0,001). Alıcının çalışma karakteristik eğrisine göre, Ü-İYE tahmini için CAO'nın optimal kesme değeri>% 97 özgüllüğü ve% 53 duyarlılığı olan> 12,65 idi (AUC = 0,864; % 95 güven aralığı CI: 0,792– 0,9363, LR: 24,40; p <0,001). Univaryant analizde anlamlı bulunan ve Ü-İYE ile korele olan değişkenlerin de alınarak yapıldığı çok değişkenli lojistik regresyon analizinde CAO (OR = 0,897,% 95 CI: 0,838-0,960, p = 0,002) ve mutlak nötrofil sayısının (OR = 0,182,% 95 CI: 0,039-0,841, p = 0,029) halen anlamlı olduğu bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: CAO, İYE'de Ü-İYE ile bağımsız olarak ilişkilidir ve Ü-İYE'yi tahmin etmek için yararlı olabilir.
INTRODUCTION: Urinary tract infections (UTI) are common infections in childhood. The course of infection and its clinical follow-up vary according to its localization (lower vs. upper). C-reactive protein (CRP) albumin ratio (CAR) is one of the inflammatory markers that have been used in recent years. The purpose of our study is to investigate this distinction by using CAR.
METHODS: This study was conducted by scanning the patient files of 95 children diagnosed with UTI. The patients were divided into two groups according to the infection site as upper UTI (UUTI) and lower UTI (LUTI). Laboratory and demographic features of the patients were obtained from the hospital records and compared between the groups.
RESULTS: CAR was significantly greater in the UUTI group (p<0.001). According to receiver operating characteristic curve, the optimal cut-off value of CAR for prediction of UUTI was >12.65, which had a specificity of 97% and sensitivity of 53% (AUC = 0.864; 95% confidence interval CI: 0.792–0.9363, LR: 24.40; p < 0.001). In the multivariate logistic regression analysis, in which variables found to be significant in univariate analysis and correlated with UUTI were also taken, CAR (OR = 0.897, 95% CI: 0.838-0.960, p = 0.002) and absolute neutrophil count (OR = 0.182, 95% CI: 0.039 -0.841, p = 0.029) was still found to be significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CAR is independently related to UUTI in UTI and may be useful to predict UUTI.

12.The Effect of Wet Cupping Therapy on Patients' Symptom Level and Sleep Quality on Restless Leg Syndrome
Gülsüm Yurttutan, Basri Furkan Dağcıoğlu
doi: 10.5505/amj.2020.02703  Pages 904 - 916
GİRİŞ ve AMAÇ: Huzursuz bacak sendromu (HBS), ekstremitelerde anormal duyularla giden, genellikle geceleri semptomların belirginleştiği, rahatsızlık veren, ekstremiteleri hareket ettirme isteği uyandıran kronik bir hastalıktır. HBS semptomlarının nedenleri henüz net olarak açıklanamadığı için tedavi de semptomları hafifletmeye yönelik yapılmaktadır. Bu çalışmada kupa terapinin HBS üzerine etkinliğini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız Ankara Şehir Hastanesi Nöroloji ve Aile Hekimliği Polikliniklerinde Ocak 2019 ve Aralık 2019 tarihleri arasında yürütüldü. Huzursuz Bacak Sendromu tanısı almış iki hasta grubu oluşturuldu. Birinci grup mevcut haliyle pramipeksol tedavisi alan hastalardan ikinci grup ise medikal tedavi almamış hastalardan oluşturuldu. Her iki gruba bir ay ara ile 2 seans kupa terapi yapıldı. Hastalara ıslak kupa terapi öncesi ve sonrası Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ve Huzursuz Bacak Sendromu Şiddet Skalası (HBSŞS) uygulanarak her iki grupta skorlar karşılaştırıldı.
BULGULAR: Birinci grupta ıslak kupa terapi uygulamasından sonra dört HBSŞS alt kategorisinde (hareket etme ihtiyacı, uyku bozukluğu, şikayetlerin günlük ortalama şiddeti ve HBSŞS toplam puanı) belirgin düşme olduğu saptandı. İkinci grupta ise, işlem sonrasında altı kategoride (HBS şikayetlerinin oranı, hareket etme ihtiyacı, uyku bozukluğu, yorgunluk ve uyku hali, HBS şikayetlerinin sıklığı, şikayetlerin günlük ortalama şiddeti) anlamlı düşme oldu. İkinci grupta PUKİ kategorilerinden uyku latansı, gündüz işlev bozukluğu ve PUKİ toplam puanı anlamlı oranda düzeldi (sırasıyla p=0,041, p=0,024, p=0,025). Prosedür sonrasında ikinci grubun HBSŞS puanlarının daha belirgin düştüğü saptandı (p=0,012).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Medikal tedavi almayan grupta ıslak kupa terapinin semptomları azaltmada daha etkin olduğu görüldü. Özellikle hafif şikayetleri olan HBS’li hastalara semptomları azaltmak amacıyla ıslak kupa terapisi önerilebilir. Kupa terapinin etkinliğini inceleyen ileri bilimsel çalışmalarla, bu tedavinin etki mekanizmasının netleşeceği ve daha etkin ve güvenli bir şekilde uygulanabileceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Restless leg syndrome (RLS) is a chronic disease that goes with abnormal sensations in the extremities. Usually, the symptoms become evident at night, which causes discomfort and a desire to move. Since the causes of RLS symptoms have not been clearly explained yet, treatment is aimed at alleviating the symptoms. In this study, we aimed to investigate the effectiveness of cupping therapy on RLS.
METHODS: Our study was carried out in Ankara City Hospital Neurology and Family Medicine Polyclinics between January 2019 and December 2019. The patients with the diagnosis of Restless Leg Syndrome were divided into two groups. The first group consisted of patients who currently received pramipexole therapy, and the second group consisted of patients who received no medical treatment. Both groups received 2 sessions of cupping therapy at the one-month interval. Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), and Restless Leg Syndrome Severity Scale (RLSSS) were applied to the patients before and after wet cupping therapy, and the scores were compared between groups.
RESULTS: In the first group, a significant decrease was found in four RLSS subcategories (need to move, sleep disturbance, mean daily severity of complaints, and RLSSS total score) after wet cupping therapy. In the second group, there was a significant decrease in six categories (rate of RLS complaints, need to move, sleep disturbance, fatigue and sleepiness, frequency of RLS complaints, average daily severity of complaints) after the procedure. In the second group, sleep latency, daytime dysfunction and PSQI total score among the PSQI categories improved significantly (p = 0.041, p = 0.024, p = 0.025, respectively). It was found that the RLSS scores of the second group decreased more significantly after the procedure (p = 0.012).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that wet cupping therapy was more effective in reducing symptoms in the group not receiving medical treatment. Wet cupping therapy can be recommended to reduce symptoms, especially to patients with RLS with mild complaints. With advanced scientific studies examining the effectiveness of cupping therapy, it is thought that the mechanism of action of this treatment will be clarified and it can be applied more effectively and safely.

13.Frailty and Exercise Levels in Individuals Over the Age of 65
Aynur Yalçıntaş
doi: 10.5505/amj.2020.53215  Pages 917 - 925
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşlı bireylerin dünyada ve ülkemizde nüfusları giderek artmaktadır. Birinci basamak, yaşlı kişiler için kolay ulaşılabilir olması nedeniyle daha çok tercih edilmektedir. Yaşlanma ile genellikle multimorbidite ve düşkünlük durumları artarken, egzersiz düzeyleri azalmaktadır. Araştırmamızda yaşlılarda düşkünlük düzeyleri ile egzersiz yapma oranları arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Konya Karatay 09 Nolu Aile Sağlığı Merkezi’nde tanımlayıcı-kesitsel bir çalışma yapıldı. Araştırmanın örneklemini Aile Hekimliği birimine kayıtlı 65 yaş ve üstü dönemdeki 243 kişi oluşturdu. Bireylere yüz yüze görüşme metodu ile sosyo-demografik özellikleri, FRAIL skorlaması ve haftalık egzersiz süreleri soruldu.
BULGULAR: Araştırmaya katılan 243 kişinin yaş ortancası 72 (min=65, maks=94), %53,10’u kadın, %63’ü 65-74 yaş grubunda ve %69,50’si evliydi. FRAİL düşkünlük düzeyine göre %15,60’ı düşkündü. Katılımcıların %93,80’inin fiziksel aktivite düzeyi yetersizdir. Fiziksel aktivite düzeyine göre yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,009). Fiziksel aktivite düzeyine göre multimorbidite varlığı ve FRAİL düşkünlük düzeyi dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (her ikisinde p≤0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Düşkünlük yönetilebilen bir durumdur ve bireyler düşkünlük öncesi dönemde yakalanabilirse tedavi etme şansı o kadar fazla olacaktır. Aile Hekimleri, başvuru sebeplerinden bağımsız olarak 65 yaş ve üzeri tüm bireylerde egzersiz ile ilgili farkındalık oluşturmalıdırlar.
INTRODUCTION: The population of elderly people is increasing in the world and our country. Primary care is more preferred because it is easily accessible for elderly people. While multimorbidity and frailty status generally increase with aging, exercise levels decrease. In our study, it was aimed to investigate the relationship between the level of addiction and exercise rates in the elderly.
METHODS: A descriptive cross-sectional study was conducted in Konya Karatay No.09 Family Health Center. The study consisted of 243 people aged 65 and over registered in the Family Medicine Unit. The individuals were asked about their socio-demographic characteristics, FRAIL scoring, and weekly exercise periods using the face-to-face interview method.
RESULTS: The median age of the 243 people participating in the study was 72 (min; 65-max; 94), According to FRAIL scoring, 15.60% of them were frail. The physical activity level of 93.80% of the participants was insufficient. A significant difference was found between age groups regarding the physical activity level of the participants (p=0,009). A significant difference was found between the presence of multimorbidity and the distribution of FRAIL scoring regarding the physical activity level of the subjects (p≤0,001 for both).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Frailty is a manageable condition, and if individuals can be caught in the pre-frailty period, the better chances of cure will be possible. Family physicians should be aware of exercise in all individuals aged 65 and over, regardless of the reasons for the application.

14.Awareness of Patients About The Physicians’ Rights, The Effect Of Illness Perception And Personal Types On The Physicians’ Rights
Eray Serdar Yurdakul, Oktay Sarı
doi: 10.5505/amj.2020.36097  Pages 926 - 943
GİRİŞ ve AMAÇ: Hasta ve hekim hakları beraber ele alınması gereken unsurlardır. Literatürde daha çok hasta haklarıyla ilgili araştırma makaleleri yer almaktadır. Sadece hasta haklarını ön plana çıkarmak, hekimin haklarını göz ardı etmek iletişim sorunlarını karşımıza çıkarır. Çalışmamızda hastaların hekim hakları konusundaki bilgi düzeyleri ve tutumlarını araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemize herhangi bir yakınma ile müracaat eden hastalara, hekim haklarıyla ilgili araştırmacılar tarafından hazırlanan anket uygulanmıştır. Anket formunda katılımcıların sosyodemografik özellikleri, kişilik özelliklerini belirlemeye yönelik “Fried ve Rosenman’ın Kişilik Envanteri” ve hastaların hastalık algısını belirlemeye yönelik Kısa Hastalık Algısı Ölçeği yer almaktadır. Ayrıca hekim hakları konusundaki hastaların bilgi ve tutum seviyelerini ölçmeye yönelik 5’li Likert tipi ölçek kullanılmıştır. Hastaların verdikleri cevaba göre bilgi ve tutum bölümleri 100 puan üzerinden hesaplanmıştır.
BULGULAR: Hastaların hekim hakları konusunda bilgi seviyeleri, 100 puan üzerinden ortalama 60,65±8,53 (37-84 puan) olarak saptandı. Hastaların muayene esnasında hekim davranışlarına yönelik tutum puanları ise 41,31±6,67 (24-61 puan) olarak bulundu. Eğitim seviyeleri yüksek olan hastaların bilgi düzeyi puanları da daha yüksekti. Çalışmamızda “hastanın hastalığıyla ilgili bilgilendirme” önermesi (%91,70) en çok bilinen önerme olmuştur. En düşük puanlar “belirli koşullar altında müdavi hekimin hastanın tedavisini yarıda bırakma hakkı” olarak belirlenmiştir. Hastaların yaklaşık yarısı hekim davranışlarına yönelik kararsızım şıkkını işaretlemeleri dikkat çeken bir bulgu idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalarda hekim hakları konusunda farkındalık oluşturulması ve hasta hekim ilişkisinde karşılıklı hakların varlığının kabul edilmesi, hastalarla hekim arasındaki iletişim problemlerinin azaltılmasına katkı sağlayabilir.
INTRODUCTION: Patient and physician’s rights are elements that need to be handled together. In the literature, there are mostly research articles on patient rights. Only prioritizing patient rights and ignoring the rights of physicians brings up communication problems. In our study, we investigated the knowledge levels and attitudes of patients about physician rights.
METHODS: The researchers prepared a questionnaire for the patients. The questionnaire included the "Fried and Rosenman's Personality Inventory" to determine the participants' sociodemographic characteristics and personality traits and the Brief Illness Perception Questionnaire (IPQ-B) to determine the disease perception of the patients. Also, the Likert type scale was used to measure patients' knowledge and attitude levels about physician rights. The researchers calculated the information and attitude sections of the patients' answers over 100 points.
RESULTS: The patients' knowledge about physician rights was found to be 60.65 ± 8.53 (37-84 points) over 100 points. The patients' attitude scores towards physician behavior during the examination were 41.31 ± 6.67 (24-61 points). The knowledge level scores of the patients with higher education levels about patient rights were also higher. In our study, the statement "informing about the patient's disease" (91.70%) was the most well-known statements. The lowest scores were determined as "the right of the attending physician to abandon the patient's treatment under certain conditions." Almost half of the patients marked the option “I am indecisive about physician behavior”.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Raising awareness of physician rights in patients and accepting mutual rights in the patient-physician relationship can reduce communication problems.

15.The Pathogens of Catheter Related Bloodstream Infections in the Intensive Care Unit of Keçiören Training and Research Hospital in 2018
Leyla Ipek Rudvan Al
doi: 10.5505/amj.2020.29577  Pages 944 - 950
GİRİŞ ve AMAÇ: Damar içi kateterler (DİK) günümüz tıp pratiğinde sık olarak kullanılmaktadır ve özellikle yoğun bakım ünitelerinde bazı durumlarda kaçınılmaz olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yaygın kullanım alanlarına bağlı olarak sebep oldukları komplikasyonlar nedeniyle artmış morbidite ve mortalite ile ilişkilidirler. Bu komplikasyonlardan biri enfeksiyöz komplikasyonlardır ve bunlar içerisinde en önemlisi kateter ile ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonudur (KİKDE). Bu çalışmamızda hastanemiz yoğun bakım ünitesinde tanı koyduğumuz KİKDE etkenlerini ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bizim çalışmamıza konu olan DİK ile ilişkili kan dolaşımı enfeksiyon (KİKDE) etkenlerini belirlemek amacıyla Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi’nde Ocak 2018-Aralık 2018 tarihleri arasında yatmış olan ve eş zamanlı kateter içi kan kültürü ve periferik kan kültürü alınan 216 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu hastaların antibiyotik duyarlılık testleri "Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI)" kriterlerine göre disk difüzyon yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Kateterden alınan kan ile periferik venöz kandan alınan kan kültürleri için BACTEC 9120 (Becton Dickinson, ABD) sistemi kullanılmıştır.
BULGULAR: Hastaların %20.3’ünde KİKDE saptanmış olup bu olguların 6’sında E. faecium, 6’sında K. pneumonia, 6’sında A. baumanii, 6’sında S. epidermidis, 4’ünde S. capitis, 4’ünde E. faecalis ve 2’şer hastada S. aureus-P.aeroginosa-S. haemolyticus-C. albicans ve E.coli izole edilmiştir. Çalışmamizda KİKDE etkeni olarak en sık E. faecium, S. epidermidis, A. baumanii ve K. pneumoniae saptanırken 2. en sık etkenler S. capitis ve E. faecalistir. Çalışmamızı değerlendirdiğimizde KİKDE etkeni olarak 1. sırada koagülaz negatif stafilokoklar karşımıza çıkmakta 2. sırada ise enterokoklar bulunmaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastanemiz yoğun bakım ünitesinin KİKDE etkenlerinin dağılım sonuçları Türkiye’nin ulusal hastane enfeksiyonları sürveyans sistemi 2012 verileri ile uyumludur.
INTRODUCTION: Intravenous catheters are frequently used in today's medical practice and are inevitable in some cases, especially in intensive care units. Due to these common areas of use, they are associated with increased morbidity and mortality due to the complications they cause. One of these complications is infectious complications, the most important of which is catheter-related bloodstream infection (CRBI). In this study, we aimed to reveal the factors of catheter-related bloodstream infection that we diagnosed in the intensive care unit of our hospital.
METHODS: In order to determine the factors and antibiotic susceptibility catheter-related bloodstream infections which were the subjects of our study, who had been hospitalized between January 2018 and December 2018 at Keçiören Training and Research Hospital Intensive Care Unit and concurrent in catheter blood culture and peripheral blood.216 patients who were cultured were evaluated retrospectively.
RESULTS: In 20.3% of the patients, catheter-related bloodstream infection was detected, in which 6 of these cases were E. faecium, 6 of them were K. pneumonia, 6 of them were A. baumanii, and 6 of them were S. epidermidis. In 4 patients we detected S. capitis and E. faecalis. S. aureus-P.aeroginosa-S.haemolyticus-C. albicans and E.coli were isolated in both 2 patients. In our study, E. faecium, S. epidermidis, A. baumanii and K. pneumoniae were the most common agents, while the second most frequent agents were S. capitis and E faecalis. When we evaluate our study, coagulase-negative staphylococci are in the first place as the cause of CRBI and enterococci are in the second place.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The distribution results of the causes of CRBI of our hospital’s intensive care unit was compatible with Turkey's national nosocomial infections surveillance system-2012.

16.Retrospective Analysis of School Age Follow-up of Children in a Family Medicine Unit
Tarık Eren Yılmaz, Muhammed Tayyib Babacan
doi: 10.5505/amj.2020.71473  Pages 951 - 962
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukların büyüme ve gelişmelerinin takibi önemli bir konudur. Nitekim aile sağlığı merkezlerinde ilgili protokol ve mevzuatlarda öğrencilerin aile hekimleri tarafından her yıl periyodik muayene /izlemlerinin yapılması gerektiği belirtilmektedir. Bu çalışmada, öğrenci izlemlerini değerlendirmek amacıyla Okulda Sağlığın Korunması ve Geliştirilmesi Programı’nın uygulandığı bir aile sağlığı birimindeki okul çağı izlemlerinin sonuçları analiz edilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız retrospektif tanımlayıcı tipte bir gözlemsel çalışmadır. Ankara Keçiören’de bir aile hekimliği birimine 1 Ocak - 1 Haziran 2019 tarihleri arasında “Okulda Sağlığın Korunması ve Geliştirilmesi Programı” kapsamında okullardan yönlendirilerek başvuru yapan tüm öğrencilerin izlem verileri ilgili aile hekimliği bilgi sistemi (AHBS) üzerinden derlenerek değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmaya 5 aylık süreçte takipleri yapılan 230’u erkek, 231’i kız toplam 461 çocuğun izlem verileri dâhil edildi. Çalışmaya dâhil edilen çocuk ve gençlerin yaş ortalaması 11,87±3,33 olarak hesaplandı. Yaşa ve cinsiyete göre vücut kitle indeksi hesaplandığında %48,15’inin (n: 222) normal değerler haricinde olduğu tespit edildi. Öğrencilerin %27,33’ünde (n: 126) diş çürüğü, %13,66’sında (n: 63) görme bozukluğu, %10,19’unda (n: 47) obezite, %4,72’sinde (n: 22) hiperlipidemi ve %3,25’inde (n: 15) anemi tespit edildi. Tansiyonu ölçülen 4 çocukta pre-hipertansiyon, 2 çocukta Evre 1 hipertansiyon tespit edilirken işitme testi sonucu 1 öğrencide çift taraflı işitme kaybı, 2 öğrencide tek taraflı işitme kaybı olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın yapıldığı aile hekimliği biriminde geçmiş dönemlere kıyasla ilgili programın da katkısı ile okul çağı çocuk/genç izlem sayısının 5 aylık süreçte %3’ten %45’e yükseldiği görüldü. Bu tür protokollerin uygulanması ile okul çağı çocuk/genç izlem sayıları artacak ve büyüme ve gelişme anormallikleri, hipertansiyon, dislipidemi, görme ve işitme bozuklukları ile ağız diş sağlığı problemleri gibi birçok hastalığa erken tanının koyulması ve/veya risk yönetimi ile önlenmesi çalışmamızda olduğu gibi sağlanabilecektir.
INTRODUCTION: Monitoring the growth and development of children is an important issue. As a matter of fact, in family health centers, it is stated in the relevant protocols and regulations that the students should be examined periodically by their family physicians every year. In this study, the results of school-age follow-ups in a family medicine unit were examined.
METHODS: Our study is a retrospective descriptive observational study. The follow-up data of all students who applied to a family medicine unit in Ankara between January 1- June 1, 2019, by referring from schools within the scope of the "Program for the Protection and Improvement of Health at School" were compiled and evaluated through the relevant family medicine information system.
RESULTS: 461 children were included in the study (230 of whom were boys and the mean of age was 11.87±3.33). The body mass index of children was found out of normal (48.15%(n: 222)). Dental caries in 27.33%(n: 126) of the students, visual impairment in 13.66%(n: 63), obesity in 10.19%(n: 47), hyperlipidemia in 4.72%(n: 22) and anemia in 3.25%(n: 15) were detected. Prehypertension was detected in 4 children whose blood pressure was measured, stage 1 hypertension was detected in 2 children while hearing test result was found to have hearing loss in 3 students.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the family medicine unit where the study was conducted, it was observed that the number of school-age follow-up of children increased from 3% to 45% in 5 months with the contribution of the relevant program compared to previous periods. By applying such protocols, the number of school-age follow-ups will increase and many diseases such as growth and development abnormalities, hypertension, dyslipidemia, visual and hearing disorders, and oral and dental health problems will be diagnosed early and/or prevented by risk management like in our study.

17.Evaluation of Infertile Patients Who Attended to Medical Genetics Outpatient Clinic with Hamilton Anxiety Scale
Mahcube Çubukçu, Özlem Sezer
doi: 10.5505/amj.2020.39206  Pages 963 - 970
GİRİŞ ve AMAÇ: İnfertilite, sıklığının yüksek olması ve infertil kişilerin yaşadığı problemler nedeniyle ülkemiz için önemli bir halk sağlığı sorunudur. Çalışmamızın amacı, hastanemiz Tıbbi Genetik polikliniğine başvuran infertil olguları Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A) ile değerlendirmek ve HAM-A’nın sosyo-demografik özelliklerle ilişkisini saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 01.03.2020-01.07.2020 tarihleri arasında hastanemiz Tıbbi Genetik Polikliniği’ne açıklanamayan infertilite nedeniyle başvuran, üreme çağındaki, 120 infertil olgu çalışmaya alındı. Etik kurul onayı alındıktan sonra, aydınlatılmış onamı alınan olgulara sosyo-demografik verileri içeren anket ve HAM-A uygulandı. 0-5 puan anksiyetenin olmadığını, 6-14 puan minör anksiyeteyi, 15 puan ve üzeri majör anksiyeteyi göstermektedir. Verilerin analizi için SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. Veriler, tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra, Pearson ki-kare ve Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Tıbbi Genetik Polikliniği’mize başvuran 120 infertil olgunun yaş ortalaması 33,94±9,89 yıl idi. Olguların %55,83’ü kadındı. İnfertil olguların ortalama infertil süreleri 5,27±3,64 yıl idi. Kadınlarda HAM-A puan ortalaması 20,13±9,98, erkeklerde HAM-A puan ortalaması 18,25±8,80 tespit edildi. Total ölçek puan ortalaması 19,44±9,85 idi. Çalışmaya katılan kadınlarda, 40-45 yaş aralığında olanlarda, daha önce infertilite tedavisi alanlarda, eğitim düzeyi düşük olanlarda, kronik hastalığı olanlarda anksiyete toplam puanları olumsuz yönde yüksek bulunmuştur (sırayla p=0,002, p=0,000, p=0,023, p=0,001, p=0,003).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tıbbi Genetik Polikliniğine başvuran infertil olgularda çok şiddetli anksiyete tespit edildi. Tıbbi Genetik Polikliniği’ne başvuran infertil olgular anksiyete yönünden değerlendirilmeli, anksiyete tespit edilenlere gerekli bilgi, danışmanlık ve rehberlik sağlanmalıdır.
INTRODUCTION: Infertility is an important public health problem for our country due to its high frequency and problems experienced by infertile couples. The aim of our study is to evaluate the infertile patients with the Hamilton Anxiety Rating Scale (HAM-A) who attended to Medical Genetic Outpatient Clinic of our hospital and to determine the relationship of the HAM-A with the socio-demographic characteristics.
METHODS: 120 infertile patients of reproductive age who attended our hospital between 01.03.2020-01.07.2020 with unexplained infertility were included in the study. After the ethical committee approval, HAM-A, and a questionnaire containing socio-demographic data were applied to the patients whose informed consent was obtained. The point scale used for the study was shown as follows; 0-5 points for anxiety, 6-14 points for minor anxiety, 15 points, and above for major anxiety. SPSS 22.0 package program was used for analyzing the data. The data were evaluated with descriptive statistics as well as by Pearson chi-square and Mann-Whitney U test. p<0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: The mean age of 120 infertile patients was 33.94±9.89 years. 55.83% of the patients were women. The mean infertile duration of the patients was 5.27±3.64 years. The mean HAM-A score was detected at 20.13±9.98 in women whereas 18.25±8.80 in men. The mean score of the total scale was 19.44±9.85. The total anxiety score was found to be higher in women with those who received infertility treatment previously, with forty years and older, low level of education, with chronic illnesses (in order p=0.002, p=0.000, p=0.023, p=0.001, p=0.003).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Severe anxiety was detected in infertile patients. All infertile cases attended to Outpatient Clinic should be evaluated with anxiety scales and optimum counseling and guidance should be provided to them.

18.Anxiety and Depression Levels in Hospitalized Patients due to Covid-19 Infection
Emine Argüder, Hatice Kılıç, Musa Civak, Duygu Kacar, Gamze Kaya, Abdurrezzak Yılmaz, Bircan Kayaaslan, Görkem Karakaş Uğurlu, İhsan Ateş, Rahmet Güner, Ayşegül Karalezli
doi: 10.5505/amj.2020.80775  Pages 971 - 981
GİRİŞ ve AMAÇ: Covid-19 nedeniyle hastanede yatarak tedavi gören hastaların bulaşın önlenmesi için tek kişilik odalarda ve yanında refakatçi olmadan tedavileri sağlanmaktadır. Bu hastalara hizmet veren gerek sağlık gerek destek personelleri kişisel koruyucu ekipman ile hastalarla temas etmektedir. Bu değişen koşulların bireylerin psikolojileri üzerindeki etkisini değerlendirmeyi planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma Göğüs Hastalıkları, Enfeksiyon Hastalıkları ve İç Hastalıkları servislerine yatan 300 hasta (115 kadın, 185 erkek) ile yapıldı. Veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan ve hastaların tanıtıcı özelliklerini içeren kişisel bilgi formu ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) ile toplandı. Ölçeğin ülkemizde geçerliliği daha önce araştırılmış ve anksiyete ve depresyon için yararlı ve duyarlı bir tarama aracı olduğu gösterilmiştir.
BULGULAR: Hasta grubunun ortanca yaşı 42 (min-maks: 18-90) olup, hastaların %61,70'i erkek, %46,30'u ilköğretim mezunu, %78,30’u evli, %24'ü ev hanımı, %10,30’u emekli idi. Tüm vakalar arasında %8.30 (n: 25) klinik olarak ciddi depresyon ve %24 (n: 72) hafif depresyon ve %7,70 (n: 23) klinik olarak ciddi anksiyete ve %16 (n: 48) hafif anksiyete vardı. HAD-anksiyete puanının şiddetine göre iki cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ve kadınlarda anksiyete puanları daha yüksekti (p <0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, Covid-19 nedeniyle hastanede yatarak tedavi gören bireylerde anksiyete ve depresyon düzeylerinin arttığını göstermiştir. Pandeminin önümüzdeki süreçte devam etmesi beklenmektedir. Bu nedenle hastaların anksiyete depresyon düzeylerinin azaltılmasına yönelik girişimlerinin planlanmasının ve gerekli destek programlarının oluşturulmasının gerekli olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: Patients who are hospitalized for Covid-19 are treated in single rooms and without an attendant to prevent contamination. Both health and support personnel serving these patients come into contact with patients with personal protective equipment. We planned to evaluate the impact of these changing conditions on individuals' psychology.
METHODS: The study was conducted with 300 patients (115 females, 185 males) hospitalized in Chest Diseases, Infectious Diseases, and Internal Diseases services. The data were collected using the personal information form prepared by the researcher and containing the descriptive characteristics of the patients and the Hospital Anxiety and Depression Scale (HAD).
RESULTS: The median age of the patient group was 42 (min-max: 18-90), 61.70% of the patients were male, 46,30% were primary education graduates, 78.30% were married and 24% were housewives, 10.30% were retired. Among all cases, there were 8.30% (n: 25) clinically serious depression and 24% (n: 72) mild depression, and 7.70% (n: 23) clinically serious anxiety and 16% (n: 48) mild anxiety. There was a statistically significant difference when compared between two genders according to the severity of HAD-anxiety score, and anxiety scores were higher in women (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our findings showed that anxiety and depression levels increased in individuals hospitalized for Covid-19. The pandemic is expected to continue in the upcoming period. For this reason, it is thought that it is necessary to plan the interventions of patients to reduce their anxiety and depression levels and to create the necessary support programs.

19.Analyzing the Relationship Between Genital Hygiene Behaviors in Women and Urinary Tract Infection in Any Period of Life
İlknur Demir, Güzin Zeren Öztürk, Asiye Uzun
doi: 10.5505/amj.2020.37640  Pages 982 - 992
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada yaşamının herhangi bir döneminde İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) geçirme ile genital hijyen davranışları arası ilişkiyi değerlendirme amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma tek merkezli, tanımlayıcı niteliktedir. Şişli Hamidiye Etfal Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği’ne başvuran kadın hastalardan katılmayı kabul edenler alınmıştır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve genital hijyen davranışlarını sorgulayan 36 sorudan oluşan bir anket yüz yüze uygulanmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya 142 hasta dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 38,5±14,2 (min=8, maks=70). Herhangi bir zamanda İYE geçiren 104 (%73,2) kişi idi. Yaşamının herhangi bir döneminde İYE geçirme ile sosyodemografik özellikler arasındaki ilişki saptanmamıştır(p≥0,05). Kadın Hastalıkları ve doğum bilgileri sorgulanmasında ise gebelik sayısı, doğum sayısı, en son yaptığı doğum şekli ve şu an menopozda olma ile herhangi bir zamanda İYE geçirme arasında ilişki saptanmazken(p≥0,05); jinekolojik operasyon geçirme ile ilişki saptanmıştır(p=0,038). Genital bölge temizliğini arkadan öne yapmak ile herhangi bir döneminde İYE geçirme arasında anlamlı ilişkili saptandı (p=0,041).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak; genital bölge temizliğini arkadan öne yapmak, jinekolojik operasyon geçirmiş olmak yaşamının herhangi bir döneminde İYE arasında ilişki saptanmıştır. Doğru hijyen eğitiminin düzenlenmesi ve toplumun bilinçlendirilmesinin İYE'yi azaltacağını düşünüyoruz.
INTRODUCTION: In this study, it is aimed to evaluate the relationship between urinary tract infection [UTI] and genital hygiene behaviors in any period of life.
METHODS: The study is single-center and descriptive. All women agreed to participate in the study from the patients admitted to the Health Sciences University Şişli Hamidiye Etfal Research Hospital Family Practice Clinic any reason is planned to be included in the survey. A questionnaire consisting of 36 questions questioning the participants' socio-demographic and genital hygiene behaviors was applied face to face.
RESULTS: 142 patients were included in the study. The average age is 38.5 ± 14.2 (min=18, max=70). It was 104 (%73,2) people who had UTI at any time. There was no relation between socio-demographic features and UTI at any time (p≥0.05). In the questioning of Obstetrics and Gynecology information, there was no relationship between the number of pregnancies, the number of births, the most recent birth type, and currently being in menopause and UTI at any time (p≥0.05), but a relationship with the gynecological operation was found (p=0.038). There was a significant correlation between performing genital area cleaning from the back to the front and transmitting UTI in any period (p=0.041).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, a relationship was found between performing genital area cleaning from the back to the front, having a gynecological operation, and transmitting UTI at any time in life. We think that organizing the right hygiene education and increase the awareness of society will decrease UTI.

20.An Important Disease for Our Country in Lymphadenopathy Etiology: Tularemia
İmran Hasanoğlu, Zeynep Bilgiç, Ayse Kaya Kalem, Bircan Kayaaslan, Fatma Eser, Rahmet Güner
doi: 10.5505/amj.2020.32967  Pages 993 - 999
GİRİŞ ve AMAÇ: Ülkemizde tularemi ilk olarak 1936 yılında bildirilmiş olup günümüzde daha çok Marmara, Batı-Orta Karadeniz, İç Anadolu bölgelerinde; kırsal kesimlerde ve içme-kullanma sularının sanitasyonunun yetersiz olduğu bölgelerde görülmektedir. Bu çalışmada hastanemizde tularemi tanısı ile izlenen hastaların klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2010- Ocak 2019 tarihleri arasında hastanemize başvuran mikrobiyolojik veya serolojik olarak doğrulanmış tularemi hastaları çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulguları olgu bildirim formlarından ve hastaların takip çizelgelerinden elde edildi.
BULGULAR: Hastalarımızın ortalama yaşı 43’tü ve hastaların çoğunluğu (%66) kadın cinsiyete sahipti. Hastaların %52’si kuyu suyu kullanmaktaydı. Başvuruda en yaygın şikayetler boyunda şişlik (%92), halsizlikti (%90), ateş (%76) ve boğaz ağrısı (%72) idi. Hastaların semptom başlangıcından hastaneye başvurusuna kadar geçen ortalama süre 22 gündü. Lenfadenopati (%94) ve konjonktivit (%24) ise en sık saptanan klinik bulgular iken, 1 (%2) hastada splenomegali mevcuttu. Lenfadenopati ile başvuran hastaların çoğunda (%65) servikal lenf nodları tutulmuştu. Hastaların tanısı mikroaglütinasyon testi ile doğrulandı ve antikor titreleri 1/160- 1/1280 arasında değişmekteydi. Altı (%12) hastanın aspirasyon materyalinde Francisella tularensis polimeraz zincir reaksiyonu pozitifliği gösterilirken, 2 (%4) hastada ise kültürde mikroorganizma üretildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ülkemizde özellikle beta-laktam grubu antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen boyunda şişlik, boğaz ağrısı ve ateş yüksekliği ile başvuran hastaların ayırıcı tanısında tularemi mutlaka akılda bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: In our country, tularemia was first reported in 1936, and today it is mostly seen in Marmara, West-Central Black Sea, and Central Anatolia regions; and in rural areas where sanitation of water is insufficient. In this study, clinical and laboratory findings of patients who were followed up with a diagnosis of tularemia were evaluated retrospectively.
METHODS: Microbiologically or serologically confirmed tularemia patients admitted to our hospital between January 2010 and January 2019 were included in the study. Demographic characteristics, clinical and laboratory findings of the patients were obtained from case report forms, and follow-up charts of the patients.
RESULTS: Mean age of the patients was 43 years, and the majority (66%) of the patients were female. Fifty-two percent of the patients were using well water. The most common complaints on admission were neck swelling (92%), weakness (90%), fever (76%), and sore throat (72%). The average time from the onset of symptoms to admission to the hospital was 22 days. While lymphadenopathy (94%) and conjunctivitis (24%) were the most common clinical findings, 1(2%) patient had splenomegaly. Cervical lymph nodes were involved in most of the patients (65%) presenting with lymphadenopathy. Diagnosis of patients was confirmed by microagglutination test and antibody titers ranged between 1/160 and 1/1280. Francisella tularensis polymerase chain reaction positivity was shown in 6(12%) patients’ aspiration specimen, while the microorganism was grown in culture in 2(4%) patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our country, tularemia should be kept in mind as a differential diagnosis, especially in patients who present with swelling in the neck, sore throat, high fever, and does not respond to beta-lactam group antibiotic treatment.

21.The Effect of Protective Measures for Health Workers During COVID-19
Hasan Gül, Mehmet Gülüm, Bahattin İlter, Metin Hasde, Asiye Çiğdem Şimşek, Yunus Emre Bulut, Hülya Şirin, Gamze Bozcuk Güzeldemirci, Emine Yılmaz Koç, Züleyha Felekoğlu, Sıddık Yavuz Leblebici, Osman Topaç
doi: 10.5505/amj.2020.09825  Pages 1000 - 1015
GİRİŞ ve AMAÇ: Ülkemizde ilk COVID-19 vakası görülmesinden itibaren alınan bir dizi önlemin içinde, pandemide hassas rolleri olan sağlık personelinin korunmasına yönelik önlemler de mevcuttur. Bu bağlamda, ülke çapında alınan tedbirlerin 1. basamak sağlık çalışanları özelinde ve kişisel koruyucu ekipmanlar (KKE) ağırlıklı olarak incelemesi yapılacaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İlimizdeki Aile Sağlığı Merkezleri'nde (ASM) çalışan toplam 3.996 personele ve ilçelerde (İlçe Sağlık Müdürlüğü/Toplum Sağlığı Merkezi/Entegre Devlet Hastanesi) çalışan toplam 2.380 personele çalışmanın yapıldığı tarih aralığında belli aralıklarla ve ihtiyaca yönelik olarak KKE (cerrahi maske, N95 maske, gözlük, eldiven, tulum, dezenfektan, siperlik) dağıtılmıştır. Ayrıca birinci basamak sağlık personelinin çalışma yeri ve kurum bazında COVID-19 pozitiflik dağılımı ile ASM'lerde çalışan personele yapılan Hızlı Tanı Testi sonuçlarıyla aralarından pozitif çıkan vakalara yapılan PCR testi sonuçlarının karşılaştırması da yapılmıştır.
BULGULAR: İlimizdeki ASM'lere ve ilçelere toplamda 1.023.850 cerrahi maske, 96.627 N95 maske, 8.439 gözlük, 1.995.230 adet eldiven, 62.805 tulum, 11.961 L dezenfektan, 2.961 siperlik dağıtımı yapılmıştır. 53.124 sağlık çalışanı arasında tespit edilen 691 adet COVID-19 (+) vakanın sadece 14’ünü 1. basamak sağlık çalışanları oluşturmaktadır. Bunların dağılımına bakıldığında; 1.568 aile hekiminde 7; 1.531 aile sağlığı çalışanında 2; 897 grup gereği çalışan personelde 3 ve 2.380 İlçe Sağlık Müdürlüğü/Toplum Sağlığı Merkezi/Entegre Devlet Hastanesi personelinde ise 2 adet pozitif vaka izlenmiştir. Bir kereye mahsus ilçelerde hızlı tanı testi ile test edilen 4.156 adet ASM çalışanı arasında, testi pozitif gelen 27 personelde (%0,65) doğrulama için PCR testi yapılmış, sadece 2 adedi PCR (+) olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ankara ili genelinde, COVID-19 ile mücadelede, birinci basamak sağlık çalışanlarını güçlü kılmak ve alınan koruyucu tedbirlerin etkin uygulayabilmek adına lojistik desteğe önem verilmiştir.
INTRODUCTION: Protective measures for health workers, who have delicate roles throughout the pandemic, have been a part of the precautions taken since the onset of the first COVID-19 case in our country. In this context, countrywide precautions taken specifically to primary health care workers would be examined with a predominance on personal protective equipment (PPE).
METHODS: In our study, the details of PPE delivery (surgical mask, N95 mask, eye wears, gloves, surgical overalls, disinfectant, face-shield) to 3996 personnel in 25 family health centers of Ankara and 2380 personnel working for District Health Directorates/Public Health Centers/Integrated State Hospitals during the study interval were given. The distribution of COVID-19 positivity among primary health care workers based on the place and institute worked and the comparison of PCR test results for family health center personnel formerly tested positive by Rapid Antigen Test was compared.
RESULTS: In our city, 1,023,850 surgical masks, 96,627 N95 masks, 8,439 eye wears, 1,995,230 gloves, 62,805 surgical overalls, 11,961 L disinfectant, and 2,961 face-shields were distributed to the family health center and district personnel. 14 out of the 691 COVID-19 (+) cases amongst 53,124 health workers were primary health care workers. In 1,568 family physicians; 1,531 family healthcare personnel; 897 group personnel and 2,380 District Health Directorates/Public Health Centers/Integrated State Hospital personnel; 7,2,3 and 2 positive cases were observed, respectively. PCR testing was performed for the 27 family health center personnel (0.65%) out of 4,156 who tested positive by the formerly applied Rapid Antigen Test and only 2 came as PCR (+).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In Ankara, logistical support is prioritized to enforce primary healthcare staff and to effectively implement the preventive measures during the COVID-19 struggle.

22.Approach of Family Physicians to Nonpharmacological Treatment Methods Used in Lower Extremity Osteoarthritis: A cross-sectional study
SABRİ ONUR ÖZDEN, TARIK EREN YILMAZ
doi: 10.5505/amj.2020.39112  Pages 1016 - 1026
GİRİŞ ve AMAÇ: Osteoartrit (OA), dünyada en yaygın görülen eklem hastalığıdır, en sık alt ekstremitede görülür ve kronik kas iskelet sistemi ağrılarının en önemli nedenidir. OA tedavisi ve yönetimi amacıyla yayınlanan tüm kılavuzlarda önerilen en uygun tedavi yöntemi farmakolojik ve nonfarmakolojik tedavinin birlikte kullanılmasıdır. Bu çalışmada, Ankara’daki Aile Hekimliği Kliniklerinde çalışan hekimlerin OA tedavisindeki nonfarmakolojik yöntemler hakkındaki farkındalıklarının ve yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmamız tanımlayıcı, kesitsel tipte bir araştırmadır. 2019 yılı itibari ile Ankara’daki Aile Hekimliği Kliniklerinde çalışan çeşitli unvanlara sahip tüm aile hekimleri çalışma evrenimizi oluşturmaktadır. Katılmaya gönüllü olan aile hekimlerine, anket yüz yüze anket uygulama yöntemiyle uygulanmıştır. Nonfarmakolojik tedavi yaklaşımlarına dair hem kendi yetkinlik kanaati puanları hem de toplam yaklaşım puanları hesaplanmıştır. İstatistiki anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır.
BULGULAR: Çalışmamıza 234 aile hekimi dahil edilmiştir. Hekimlerin %54,71’u daha önce OA tedavi yaklaşımları konusunda herhangi bir eğitim almadıklarını belirtmiştir. Eğitim alan ve bu eğitimin yeterli olduğunu düşünen hekimlerin hem nonfarmakolojik toplam yaklaşım puanı hem de kendilerine verdikleri yetkinlik puanları anlamlı olarak daha yüksek olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: OA tedavi yaklaşımları konusunda genel olarak bir eğitim eksikliği saptanmış ve bu konuda daha önce eğitim alıp bu eğitimi yeterli bulan aile hekimlerinin ise bu eğitimlerden faydalandığı bu çalışmada görülmüştür. Maliyet etkin ve uygulaması kolay olan, hastalığın progresyonunu yavaşlatan, engelliliği azaltan nonfarmakolojik tedavi yöntemlerinin aile hekimleri tarafından daha sık kullanılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Osteoarthritis (OA) is the most common joint disease in the world, most common in the lower extremities, and the leading cause of chronic musculoskeletal pain. In all guidelines published on the treatment of OA, the most suitable method of treatment is the combination of pharmacological and nonpharmacological treatment. The aim of this study is to evaluate the awareness and approaches of nonpharmacological methods of OA treatment of physicians who working in Family Medicine Clinics in Ankara.
METHODS: This research is descriptive and cross-sectional. As of 2019, all family physicians working in Family Medicine Clinics in Ankara constitute the study population. Family physicians who volunteered to participate in the study were accepted to this study by using face to face survey methods. Both self-efficacy scores and total approach scores for non-pharmacological treatment were calculated. The significance level was taken p<0.05.
RESULTS: 234 family physicians participated to the study. 54.71% of physicians stated that they had not received a training on OA treatment approaches before. Physicians who received training and thought that this training was sufficient, both the non-pharmacological approach score and the competence scores they gave themselves were found to be significantly higher.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A lack of education on OA treatment approaches was detected and it was seen in this study that family physicians who had received training on this subject and found this training sufficient benefited from these trainings. This study showed that nonpharmacological treatment methods should be used more frequently by family physicians because of easy to apply, low cost and reduce disease progression and disability.

23.Is There A Significant Clinical Difference Between 2015 and 2019 AGS Beers Criteria in Terms of Inappropriate Drug Use: A Cross-Sectional Study
Şuayip Enes ARSLAN, Basri Furkan Dağcıoğlu
doi: 10.5505/amj.2020.24654  Pages 1027 - 1040
GİRİŞ ve AMAÇ: Evde Sağlık Birimi’ne kayıtlı 65 yaş ve üstü hastalarda çoklu ilaç kullanımının tespit edilmesi, ilaçların 2015 ve 2019 AGS Beers Kriterleri kriterlerine göre uygun olup olmadığının belirlenmesi, iki versiyon arasında klinik açıdan anlamlı farklılık olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif tanımlayıcı tarzdaki çalışmamızda, kayıtlı 659 hasta dosyası tarandı. Verilerine ulaşılan 493 hastanın ilaç kullanım verileri 2015 ve 2019 AGS Beers kriterlerine göre analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 354’ü (%71,81) kadın 493 hasta dahil edildi. Hastaların tanı almış hastalık sayısı ortancası 6 (min: 1, maks: 10) olup en sık görülen hastalıklar, hipertansiyon, yaygın anksiyete bozukluğu, diabetes mellitus idi. 490 hastanın kullandığı en az bir ilacı olup ilaç sayısı ortancası 7 (min: 0, maks: 16) idi. Hastaların 306’sında (%62,45) polifarmasi, 91’inde (%18,57) aşırı polifarmasi saptandı. Potansiyel UİK durumu 2015 ve 2019 Beers kriterlerine göre 211 hastada saptandı. 2015 Beers Kriterlerine göre 358, 2019 Beers Kriterlerine göre 383 etken maddede uygunsuz ilaç kullanımı (UİK) belirlendi. Polifarmasi görülen hastalarda her iki versiyona göre de UİK sıklığı daha fazlaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Polifarmasi saptanan hastalarda UİK durumunun da önemli oranda fazla olduğu görüldü. 2015 ve 2019 AGS Beers kriterlerinin UİK tespit durumu kıyaslandığında, 2019 versiyonunda daha fazla etken maddede uygunsuzluk saptandı.
INTRODUCTION: It is aimed to determine the use of multiple drugs in patients aged 65 and over who are registered in the Home Health Unit, to determine whether the drugs are suitable according to the 2015 and 2019 AGS Beers Criteria, and to investigate whether there is a clinically significant difference between the two versions.
METHODS: In our retrospective descriptive study, 659 patient files were scanned. The drug usage data of 493 patients, whose data were eligible, were analyzed according to the 2015 and 2019 AGS Beers criteria.
RESULTS: The study included 493 patients, 354 (71.81%) of whom were female. The median number of diagnosed diseases was 6 (min: 1, max: 10), and the most common diseases were hypertension, generalized anxiety disorder, and diabetes mellitus. At least one drug used by 490 patients and the median number of drugs was 7 (min: 0, max: 16). Polypharmacy was detected in 306 (62.45%) patients and excessive polypharmacy in 91 (18.57%) patients. Potential Inappropriate Medication (PIM) status was determined in 211 patients according to 2015 and 2019 Beers criteria. PIM status was determined in 358 active substances according to the 2015 Beers Criteria and 383 active substances according to the 2019 Beers Criteria. The frequency of PIM was higher in patients with polypharmacy compared to both versions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: PIM status was observed to be significantly higher in patients with polypharmacy. When the PIM detection status of the 2015 and 2019 AGS Beers criteria was compared, inappropriateness was found in more active ingredients in the 2019 version.

24.The Contribution of Lumbopelvic SPECT/CT to Whole Body Scanning in Staging and Therapy Management in Prostate Cancer Patients
Nilüfer Yıldırım
doi: 10.5505/amj.2020.25932  Pages 1041 - 1052
GİRİŞ ve AMAÇ: Prostat kanserli hastalarda kemik metastaz taramasında lumbopelvik SPECT/BT görüntülemenin TVKS’ye katkısını belirlemek ve tedavi yöntemine etkisini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 184 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. TVKS, lumbopelvik SPECT/BT ve her ikisinin birlikte değerlendirilmesiyle tüm hastalar normal, benign, şüpheli ve metastatik olarak yorumlandı. Her metodun kemik metastazını belirlemedeki tanısal parametreleri hesaplandı. Ayrıca lumbopelvik SPECT/BT’nin hasta bazında tanıya katkısı ve tedavi yönetimine etkisi belirlendi.
BULGULAR: TVKS ile hastaların %22,82’si metastaz açısından şüpheli olarak değerlendirilmiş olup bu oran lumbopelvik SPECT/BT’nin eklenmesiyle belirgin olarak düşmüştür (%22,82 ve %7,61; p<0,001). Lumbopelvik bölge özelinde değerlendirildiğinde SPECT/BT ile net yorum yapılamayan hasta oranı planar görüntülemeye göre belirgin olarak düşük bulunmuştur (%4,89 ve %21,73; p<0,001). TVKS+lumbopelvik SPECT/BT’nin duyarlılık ve özgüllük değerleri %100 ve %97,61 olarak bulunmuştur. Lumbopelvik SPECT/BT ile hastaların %23,36’sında metastaz tanısı kesinleşmiş veya değişmiş, diğer bazı hastalarda ise tedavi yönetimini etkileyecek metastaz yaygınlığı veya semptomatik benign patolojiler saptanmıştır. Sonuçta hastaların %41,84’ünde lumbopelvik SPECT/BT’nin tedavi yönetimine katkısı olmuştur.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Lumbopelvik SPECT/BT, prostat kanserinde kemik metastaz taramasında şüpheli yorumları azaltır ve tedavi yönetimine belirgin katkı sağlar. Bu nedenle ileri evre ve semptomatik hastaların metastaz taramasında TVKS ile birlikte rutin lumbopelvik SPECT/BT görüntülemeyi öneriyoruz.
INTRODUCTION: The study aimed to determine the contribution of lumbopelvic SPECT/CT and investigate its effect on management of therapy.
METHODS: The data of 184 patients were analyzed retrospectively. All patients were interpreted as normal, benign, suspicious, and metastatic by evaluating WBS, lumbopelvic SPECT/CT, and both. Each method's diagnostic parameters and the contribution of lumbopelvic SPECT/CT to diagnosis and therapy management were determined on a patient basis.
RESULTS: With WBS, %22.82 of the patients were evaluated as suspicious for metastasis, and this rate decreased significantly with the addition of lumbopelvic SPECT/CT (%22.82 and %7.61; p <0.001). When evaluated specifically for the lumbopelvic region, the rate of suspicious findings with SPECT/CT was found to be significantly lower than planar imaging (%4.89 vs. %21.73; p <0.001). The sensitivity and specificity values of WBS + lumbopelvic SPECT/CT were found to be 100% and %97.61. With lumbopelvic SPECT/CT, the metastasis diagnosis was confirmed or changed in %23.36 of the patients. Besides, the extent of metastasis was changed, or symptomatic benign pathologies were determined in some patients. As a result, lumbopelvic SPECT/CT contributed to the therapy management in %41.84 of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lumbopelvic SPECT/CT reduces suspicious comments in screening for bone metastases in prostate cancer and significantly contributes to treatment management. For this reason, we recommend routine lumbopelvic SPECT / CT imaging together with WBS for metastasis screening in an advanced stage and symptomatic patients.

25.Incidence of brain death among patients with brain injury in intensive care unit: a retrospective study
Mustafa Sırrı Kotanoglu, Çiğdem Kızılay
doi: 10.5505/amj.2020.04468  Pages 1053 - 1060
GİRİŞ ve AMAÇ: Beyin ölümü kavramı klinik olarak uyarılara tam cevapsızlık hali, solunum ve motor cevabın olmaması, beyin sapı reflekslerinin yokluğu ve koma tablosunun mevcudiyeti ile tüm beyin fonksiyonlarının tam ve geri dönüşümsüz olarak kaybı ile karakterize bir klinik tablo olarak tanımlanmaktadır. Türkiye'de sınırlı donör kaynakları ve yüksek aile reddi nedeniyle beyin ölümü ve potansiyel bağışçıların belirlenmesi büyük önem arz etmektedir. Burada üçüncü basamak erişkin yoğun bakım ünitesinde beyin ölümü gelişen hastaları ve kadavra donörlerini geriye dönük olarak değerlendirmeyi hedefliyoruz.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2008-2019 yılları arasında beyin ölümü tanısı alan hastaların tıbbi kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların demografik özelliklerini, klinik tanılarını ve bağış oranlarını kaydedildi.
BULGULAR: 2008-2019 yılları arasında yoğun bakım ünitesinde toplam 102 beyin ölümü hastası teşhis edildi. Hastaların ortalama yaşı 49 (16-84, min-maks), %55,88'i erkek ve %44,11'i kadındı. Klinik tanılar spontan intrakraniyal kanama (%50), travmatik intrakraniyal kanama (%28,43), kardiyak arrest (%12,74) ve serebral infarkt (%7,84) idi.19 (%18,62) hastada organ bağışı onaylanırken 83 hastada reddedildi. Yoğun bakıma başvuru ile apne testi arasında geçen süre ortalama 3,56 gün olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, beyin ölümü tanı oranlarının arttığını, ancak kadavra donörden organ bağışı oranlarında değişiklik olmadığını tespit ettik. Sağlık çalışanları, organ bağışı oranlarını artırmak için organ bağışı ve organ bağışı gönüllülüğü konusundaki farkındalığı arttırmaya odaklanmalıdır.
INTRODUCTION: The concept of brain death is clinically defined as the absence of spontaneous respiration, brain stem reflexes, and motor responses, presence of coma, and irreversible cessation of brain function, including the cerebral and brain stem functions completely. Because of limited donor sources and high family refusal in Turkey, to determine brain death and potential donors is very important. Here we aim to evaluate the brain-dead patients and cadaver donors in a tertiary level adult intensive care unit, retrospectively.
METHODS: We evaluated the medical records of brain-dead patients diagnosed between the years 2008-2019, retrospectively. We recorded the demographics of the patients, clinical diagnosis, and donation rates.
RESULTS: A total of 102 brain dead patients were diagnosed in the intensive care unit between the years 2008-2019. The median age of the patients was 49.16 (16-84, min-max), 55.88% was male and 44.11% was female. The clinical diagnoses were spontaneous intracranial hemorrhage (50%), traumatic intracranial hemorrhage (28.43%), cardiac arrest (12.74%), and cerebral infarct (7.84%). Organ donation was approved in 19 (18.62%) patients and refused in 83 patients. The time between admission to the intensive care unit and apnea test was determined as a mean of 3.56 days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the present study, we recognized the increased rates of brain death diagnosis, but there was no change in donation rates of cadaver donors. Health professionals should focus on promoting awareness of organ donation and volunteering to donate in order to increase donation rates.

26.Relationship Between The Chest CT Characteristics and Clinical Outcomes of COVID-19 Patients by Age Groups
Selçuk Parlak, Muhammed Said Beşler, Utku Eren Özkaya, Esra Çıvgın, Ebru Şengül Parlak
doi: 10.5505/amj.2020.91979  Pages 1061 - 1070
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19 hastalarında yaşın, toraks bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları ve hastalık şiddeti üzerindeki etkisini analiz etmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, 1 Nisan 2020-1 Haziran 2020 tarihleri arasındaki 367 COVID-19 hastasının toraks BT görüntülerini içeriyordu. Hastalar dört yaş grubuna ayrıldı: Grup A (≤19 yaş), grup B (20-39 yaş), grup C (40-59 yaş) ve grup D (≥60 yaş). BT'de lateralite, tutulan loblar, lezyon sayısı, lezyon tipleri ve lezyon dağılımı değerlendirildi ve karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışma popülasyonu 367 hastadan (210 erkek, 157 kadın, ortalama yaş 47.50, aralık 12-92 yaş) oluşmaktaydı. Yaş grupları arasında cinsiyet farkı yoktu. Tüm yaş gruplarında en sık görülen BT bulgusu buzlu cam opasitesiydi. Lezyon sayısının da daha fazla olduğu yaşlı hastalarda konsolidasyonlar, kaldırım taşı manzarası ve hava bronkogramları daha yaygındı. Yaşlı hastalarda üst loblar ve sağ orta lob daha sık etkilenmişti. Grup A ve B'de mortalite saptanmazken, grup C ve D’de yoğun bakım ihtiyacı ve ölüm oranları daha yüksekti. ROC eğrisi analizi, kötü prognoz açısından 55 yaşın optimal kesim değeri olduğunu ortaya koydu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 hastalarının toraks BT bulguları yaşa göre değişiklik göstermektedir. Bilateral, multiple ve yaygın infiltrasyonlar, konsolidasyon, hava bronkogramı, kaldırım taşı manzarası ile üst lobların tutulumu ve ileri yaş kötü prognoz işareti olarak düşünülmelidir.
INTRODUCTION: To analyze the effect of age on chest computed tomography (CT) features and disease severity in COVID-19.
METHODS: The study included the chest CT images of 367 patients with COVID-19 between April 1, 2020, and June 1, 2020. The patients were divided into four age groups: Group A (≤19 years), group B (20-39 years), Group C (40-59 years), and Group D (≥60 years). On chest CT, laterality, involved lobes, number of lesions, lesion types, and lesion distribution were evaluated and compared.
RESULTS: The study population consisted of 367 patients (210 male and 157 female, mean age 47.50 years, range 12-92 years). There was no significant gender difference between the age groups. The most common CT finding in all age groups was ground-glass opacity. Consolidations, crazy-paving patterns, and air bronchograms were more common in elderly patients, in which the number of lesions was also higher. The upper lobes and the right middle lobe were affected more frequently in elderly patients. While no mortality was found in groups A and B, the rates of intensive care admission and mortality were higher in groups C and D. The ROC curve analysis revealed that 55 years of age was the optimal cut-off value to predict a worse outcome.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The CT findings of COVID-19 patients vary in different age groups. Bilateral, multiple and diffuse infiltrations, consolidation, air bronchogram, and crazy-paving patterns, upper lobe involvement, and older age should be considered as an indicator for worse outcomes.

27.Use of Prothrombin Complex Concentrate in the Emergency Department for Cases With Warfarin Overdose: A Retrospective Study
Filiz Baloglu Kaya, Engin Ozakin, Gizem Coşkun Yüksel, Muhammed Evvah Karakilic, Seyhmus Kaya, Mustafa Emin Canakci
doi: 10.5505/amj.2020.82085  Pages 1071 - 1081
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı varfarin tedavisi alırken acil serviste (AS) International Normalized Ratio (INR) yüksekliği tespit edilen ve tedavide Protrombin Kompleks Konsantresi (PCC) kullanılan olguları uygulama sonuçları ile birlikte değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 01.01.2013-31.07.2019 arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis’inde geriye dönük olarak yapıldı. Varfarin tedavisi alırken AS’de INR yüksekliği saptanan, PCC uygulama endikasyonu olan 18 yaş ve üstü hastalar çalışmaya dahil edildi. Demografik veriler, INR değerleri ve bunların mortalite ile ilişkileri değerlendirildi. Hedef INR değeri 1,5 olarak belirlendi.
BULGULAR: Değerlendirmeye alınan 106 olgunun yaş ortalaması 71 (28-97 aralığında) ve 59’u (%55,70) kadındı. Varfarin kullanım nedeni 42 (%39,60) olgu ile en sık atriyal fibrilasyondu. En sık PCC kullanım nedeni ise 48 (%45,30) olgu ile intrakraniyal kanama idi. Başvuru INR ortanca değeri 8,96 (Q-Q3: 5,06-15) idi. Başvuru INR değerleri ile PCC kullanma nedenleri arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı (p= 0,93). PCC uygulaması sonrası kontrol INR ortanca değeri 1,43 (Q1-Q3: 1,26-1,91) bulundu. Olguların 49’unda (%46,00) hedef INR’ye ulaşıldığı görüldü. Olguların INR azalma oranlarının ortanca değeri 81 (Q1-Q3: 67-89) olarak belirlendi. 24 saatlik mortalite %1,97 iken 30 günlük mortalite %20,7 olarak saptandı. Başvuru ve kontrol INR değerleri ile mortalite arasında istatistiksel ilişki saptanmadı (p değerleri sırasıyla; 0,06-0,09). Tromboembolik olaya rastlanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Varfarin doz aşımına bağlı kanaması veya kanama riski olan hastalarda kanamanın ciddiyeti dikkate alınarak tedavi verilmelidir. Varfarin kullanımına bağlı hayatı tehdit eden kanamalarda ve acil girişimlerde PCC kullanımı INR azalmasında etkin rol oynamaktadır.
INTRODUCTION: The aim of the study is to evaluate the cases with warfarin therapy in which elevated International Normalized Ratio (INR) was detected and Prothrombin Complex Concentrate (PCC) was used for treatment at the Emergency Department (ED), and their treatment outcomes.
METHODS: The study was conducted retrospectively at the ED of Eskisehir Osmangazi University Medical School between 01.01.2013-31.07.2019. Patients 18 years and older having Warfarin therapy who had elevated INR and PCC indication at the ED were included in the study. Demographics, INR levels, and their relationship with mortality were evaluated. The target INR was set as 1.5. The study was conducted retrospectively at the ED of Eskisehir Osmangazi University Medical School between 01.01.2013-31.07.2019. Patients 18 years and older having Warfarin therapy who had elevated INR and PCC indication at the ED were included in the study. Demographics, INR levels, and their relationship with mortality were evaluated. The target INR was set as 1.5. The study was conducted retrospectively at the ED of Eskisehir Osmangazi University Medical School between 01.01.2013-31.07.2019. Patients 18 years and older having Warfarin therapy who had elevated INR and PCC indication at the ED were included in the study. Demographics, INR levels, and their relationship with mortality were evaluated. The target INR was set as 1.5.
RESULTS: The average age in 106 evaluated cases was 71 (range, 28-97) and 59 (55.70%) were female. The most common reason for warfarin use was atrial fibrillation (42 cases-39.60%). The most common reason for PCC use was intracranial hemorrhage (48 cases-45.30%). The initial median INR was 8.96 (Q1-Q3: 5.06-15). There was no statistically significant relation between initial INR and the reasons for PCC use (p=0.93). The control median INR was 1.43 (Q1-Q3: 1.26-1.91). Target INR was achieved in 49 cases (49.00%). The median drop levels in INR was 81(Q1-Q3: 67-89). 24-hour mortality was 1.97% and 30-day mortality was 20.7%. There was no statistically significant relation between initial INR and mortality (p=0.06-0.09, respectively). No thromboembolic incident was encountered.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients, who have hemorrhage or hemorrhage risk due to warfarin overdose, treatment should be implemented considering hemorrhage. In life-threatening hemorrhages and emergency interventions related to warfarin, PCC has an efficient role in INR reduction.

CASE REPORT
28.Pregnancy Care in Family Medicine: From A Painful Lymphadenopathy to A Rare Non-Hodgkin’s Lymphoma Case
Beyza Gökçek, Hümeyra Aslaner, Ali Ramazan Benli
doi: 10.5505/amj.2020.48243  Pages 1082 - 1087
32 yaşında, 17 haftalık gebe hasta, üst solunum yolu enfeksiyonu sonrasında boynunun sağ tarafında ağrılı bir kitle fark edip aile hekimliği polikliniğine başvurdu. Fizik muayenede vitalleri stabildi. Farinksinin hiperemik olduğu, sağ servikal bölgede en büyüğü 1 cm olan birkaç adet lastik kıvamında, sert, fikse, ağrılı lenfadenopatisi olduğu saptandı. Hastaya aile hekimi tarafından üst solunum yolu enfeksiyonu tanısı ile ampirik antibioterapi başlanıp kontrole çağrıldı. Lenf bezlerindeki hızlı büyüme ve boyutlarının 1 cm’in üzerinde olması nedeni ile malignite ön tanısı ile kulak burun boğaz polikliniğine sevk edildi. Alınan eksizyonel biyopsi sonucunda Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma tanısı aldı. Kemoterapi planlanan hastaya gebelik terminasyonu önerildi ancak hasta reddetti. Gebeliğin 32. haftasında fetal distres nedeni ile 1500 gr kız bebeğin sezaryen ile canlı olarak doğumu gerçekleştirildi. Gebelikle bağlantılı olması ve seyrek görülmesi, malignite gibi hayati bir hastalıkta aile hekiminin erken teşhiste rol alması nedeniyle olgunun literatür eşliğinde sunulması uygun görülmüştür.
A 32-year-old, 17-week pregnant patient visited her family physician because of painful lymphadenopathy on the right side of her neck after an upper respiratory tract infection. On physical examination, her vital signs were stable. A few elastic, firm, fixed, and painful lymphadenopathies, the largest of which was 1 cm were detected in the right cervical region, and the pharynx of the patient was hyperemic. Empirical antibiotherapy treatment was initiated by the family physician with the diagnosis of upper respiratory tract infection and the patient was called for control follow-up. Due to the rapid growth of lymph nodes and their size over 1 cm, she was referred to the otorhinolaryngology outpatient clinic with a preliminary diagnosis of malignancy. She was diagnosed with Diffuse Large B Cell Lymphoma. Pregnancy termination was recommended to the patient whose chemotherapy was scheduled, but the patient refused. At the 32nd week of pregnancy, the pregnancy was terminated due to fetal distress and a 1500-gram live baby girl was born. Since it is associated with pregnancy and rare, and that the family physician plays a role in early diagnosis of a important disease such as malignancy, it is deemed appropriate to present the case with literature.

29.Arteriovenous Malformation Observed in the Auricula in an Elderly Patient: A Case Report
Sırın Kucuk, Izzet Goker Kucuk
doi: 10.5505/amj.2020.43815  Pages 1088 - 1093
Arteriyovenöz malformasyon (AVM); arter ile ven arasında kapiller bağlantı olmaksızın birbiriyle doğrudan ilişkili olduğu sıklıkla intrakraniyal yerleşimli anormal damarsal oluşumlardır. Lezyon baş boyun bölgesinde sık görülmesine rağmen özellikle aurikulada nadir görülür. Aile sağlığı merkezine kulak kepçesinde kanamalı kitle ve tinnitus şikayeti ile başvuran 64 yaşındaki erkek hasta bu şikayetleri üzerine kulak burun boğaz bölümüne yönlendirildi. Burada kitle eksizyonu yapıldı ve primer sütürle kapatıldı. Patoloji bölümümüze polipoid görünümde 1,7x0,7x0,7 cm boyutlarında ince bir sapı bulunan kesit yüzeyi kirli beyaz renkli, kanamalı bir materyal geldi. Histopatolojik incelemede düzgün sınırlı, kalın duvarlı, çeşitli büyüklüklerde ve çaplarda arter ve ven yapılarından oluşan bir lezyon izlendi. Olguya yapılan immünhistokimyasal boyamalarda CD31 ve CD34 (+) Podoplanin (-) tespit edildi. Histokimyasal boyamada damar duvarlarında MTK (Masson's Trichrome boyaması ) ile boyanma saptandı. Tüm bu bulgularla olguya aurikulaya sınırlı bir AVM tanısı konuldu. Olgu nadir görülmesi nedeniyle literatür tartışması eşliğinde sunuldu.
Arteriovenous malformation (AVM) refers to the abnormal venous formations, which are generally localized to intracranial region and directly related with each other without a capillary connection between artery and vein. The lesion is frequently seen in the head-neck region but rarely in auricula. A 64-year-old male patient, who applied to the family health center with the complaints of tinnitus and hemorrhagic mass in the auricula, was referred to the otolaryngology department. The mass was excised there and then closed using primary suture. A hemorrhagic material with 1.7x0.7x0.7cm dimensions and, having a thin stem and off-white colored surface, and polypoid appearance was brought to our pathology department. In the histopathological examination, a well-circumscribed lesion consisting of arteries and vessels having different sizes and radii and thick walls was observed. In immunohistochemical staining, the case was found to be CD31 and CD34 (+) and Podoplanin (-). In histochemical staining, the staining with MTK (Masson's Trichrome Stain) was observed in vessel walls. In the all these findings, the diagnosis of AVM limited to auricula was made. Since this case is rarely seen, it is presented together with a literature discussion.

30.Varicella Zoster Co-Infection in a Patient with COVID-19
Hakan Oguzturk, Afşin Emre Kayıpmaz, Gülhan Kurtoğlu Çelik, Semih Korkut
doi: 10.5505/amj.2020.69335  Pages 1094 - 1098
COVID-19 Hastalığı, asemptomatik enfeksiyondan kritik hastalığa kadar geniş bir klinik yelpazeye sahiptir, az sayıda COVID-19 hastası ölümle sonuçlanabilecek ciddi hastalıklar yaşar. Literatürde COVID-19 hastalığında kutanöz lezyonlarla ilgili daha az bilgi mevcuttur. 42 yaşında, bilinen hastalığı olmayan erkek hasta, 3 gün önce başlayan ateş, kuru öksürük, halsizlik, kızarıklık ve baş ağrısı şikayetlerinden sonra acil servisimize geldi. Bu yazıda, COVID-19 enfeksiyonunun zona zoster gibi diğer hastalıklarda da görülebileceği konusunda farkındalık yaratmayı amaçladık.
COVID-19 Disease has a wide clinical spectrum from asymptomatic infection to critically ill, a small number of COVID-19 patients experience a severe illness that can result in death. Less information is available in the literature regarding cutaneous lesions in COVID-19 disease. A 42-year-old male patient with no known disease came to our emergency department after fever, dry cough, weakness, rashes, and headache complaints that started 3 days ago. In this article, we aimed to report this case to raise awareness that COVID-19 infection can be accompanied by other diseases such as zona zoster.

REVIEW
31.Frailty Syndrome in the Elderly and Omega-3 Polyunsaturated Fatty Acids
Pelin Cin, Nihal Büyükuslu
doi: 10.5505/amj.2020.92260  Pages 1099 - 1111
Kırılganlık sendromu, yaşlanan nüfusun en önemli sorunlarından biridir. İnflamatuar süreçlerin düzensizliği, oksidatif stres, mitokondriyal işlev bozukluğu ve hücresel yaşlanma dahil olmak üzere çeşitli patofizyolojik etkenler, sendromun patofizyolojisini oluşturur. Sosyodemografik özellikler, psikolojik durumlar, beslenme durumu, fiziksel aktivite eksikliği ve mevcut komorbiditeler kırılganlığı etkileyen faktörlerdir. Omega-3 çoklu doymamış yağ asidinin (ÇDYA) akut veya kronik hastalığı olan yaşlılarda anti-inflamatuar etkisi sayesinde yararlı etkilerinin olduğu bilinmektedir. Bu derlemenin amacı, diyet kaynaklı veya destek olarak verilen omega-3 ÇDYA'nın yaşlı bireylerde kas kütlesi ve kas gücü, inflamatuar biyobelirteçler ve fonksiyonel kapasitedeki rolüne ilişkin kanıtları incelemek ve değerlendirmektir. Yapılan araştırmalar, omega-3 ÇDYA'nın pre-kırılganlık dönemde olan yaşlı bireylerde sendromun seyrini iyileştirici etki gösterebileceğini desteklemektedir. Kırılganlık evresinde olan yaşlılarda diyet kaynaklı veya destek olarak verilen omega-3 ÇDYA'nın etkileri tartışmalıdır. Tüm araştırmalar, sarkopeni ve kırılganlık gelişimini önlemek için rutin olarak beslenme durumunun kontrol edilmesi ve gerekli diyet müdahalelerinin yapılmasının önemini vurgulamaktadır.
Frailty syndrome is one of the most important problems of the aging population. Various pathophysiological factors constitute the pathophysiology of the syndrome, including dysregulation of inflammatory processes, oxidative stress, mitochondrial dysfunction, and cellular aging. Sociodemographic characteristics, psychological conditions, nutritional status, lack of physical activity, and existing comorbidities are factors that affect frailty. Omega-3 polyunsaturated fatty acid (PUFA) is known to have beneficial effects in the elderly with acute or chronic diseases due to its anti-inflammatory effect. The purpose of this review is to examine and evaluate the evidence for the role of dietary or supplemental omega-3 PUFA in muscle mass and muscle strength, inflammatory biomarkers, and functional capacity in elderly individuals. Studies support that omega-3 PUFA may improve the course of the syndrome in pre-frailty older adults. The effects of dietary or supplemental omega-3 PUFA in frail elderly are controversial. All studies emphasize the importance of routinely controlling nutritional status and making the necessary dietary interventions to prevent the development of sarcopenia and frailty.

LETTER TO EDITOR
32.The Sandstorm in Polatlı: The Level of Particulate Matter is Rising
Seher Palanbek Yavaş, Caner Baysan
doi: 10.5505/amj.2020.59365  Pages 1112 - 1114
Abstract | Full Text PDF

33.COVID-19 Pandemia and Influenza Season
Kurtuluş Aksu
doi: 10.5505/amj.2020.65982  Pages 1115 - 1117
Abstract | Full Text PDF

34.Content Index for Volume 20 (2020) of the Ankara Medical Journal

Pages 5000 - E12
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale