E-ISSN: 2148-4570 • ISSN:2148-4570
ANKARA MEDICAL JOURNAL - Ankara Med J: 20 (3)
Volume: 20  Issue: 3 - 2020
ORIGINAL ARTICLE
1.Evaluation of Knowledge and Awareness Level of General Practitioners and Specialists in The Public Hospitals in Kayseri Province
Alpay Onuk, Hümeyra Aslaner, Mebrure Beyza Gökçek, Adil Çetin, Taner Sahin, Murat Doğan, Sevda Onuk, Hacı Ahmet Aslaner, Ali Ramazan Benli
doi: 10.5505/amj.2020.30164  Pages 520 - 530
GİRİŞ ve AMAÇ: 31 Aralık 2019' da DSÖ Çin'in Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakaları bildirmiş ve 7 Ocak 2020’de etken yeni bir coronavirüs olarak tanımlanmıştır. Hastalık pandemi haline gelmiştir. Salgında en önde çalışan sağlık personeli doktorlardır. Bu çalışma, birinci, ikinci ve üçüncü basamak hastanelerde çalışan hekimlerin COVID-19 salgını hakkında bilgi ve farkındalık düzeylerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel ve tanımlayıcı bir araştırma olarak tasarlanan bu çalışmaya Kayseri’de kamu hastanelerinde görev yapan tabip ve uzman tabipler dâhil edildi. 378 hekim ile elektronik ortamda anket çalışması yapıldı. Hekimlerin sosyo-demografik özellikleri, meslek bilgileri, görev süreleri, COVID-19 salgını ile ilgili bir eğitim alıp almadıkları, virüsün mikrobiyolojik özellikleri ile ilgili sorular soruldu. Sonuçların değerlendirilmesi için istatistik anlamlılık düzeyi %5 olarak alındı ve hesaplamalar için TURCOSA programı kullanıldı.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 378 hekimin % 57,70’i erkek, % 42,30’u kadındı. Hekimlerin medyan yaşı 35 (24-64) yıldı. Uzman hekimlerin pratisyenlere göre yaşları daha büyük ve görev süreleri daha uzundu.
Anketin yapıldığı zamanda hekimlerin %47,80’i eğitim almış, %52,20’si eğitim almamıştı.
Pratisyen hekimlerin bilgi düzeyi skoru medyanı 11 (7-17), uzman hekimlerin bilgi düzeyi skor medyanı ise 11 (5-16) olarak tespit edilmiş olup, uzman ve pratisyen hekimler arasında bilgi düzeyi skoru açısından anlamlı farklılık yoktu. Eğitim alanlar ile almayanlar arasında bilgi düzeyi skoru açısından anlamlı bir farklılık vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Katılan hekimlerin uzmanlık alanlarının COVID-19 hakkında farkındalık, üzerinde etkili olmadığı asıl etkenin hekimlere verilen eğitimin olduğu görülmüştür.
INTRODUCTION: On December 31, 2019, the WHO reported pneumonia cases of unknown etiology in China and on January 7, 2020, the causative agent was identified as a new coronavirus. The disease has become a pandemic. Physicians are the leading medical staff in the epidemic. This study was conducted to determine the knowledge and awareness levels of the physicians working in primary, secondary and tertiary hospitals about the COVID-19 outbreak.
METHODS: This study, was designed as a cross-sectional and descriptive study. A survey was conducted electronically to 378 physicians. Questions were asked about the physicians' demographic characteristics, occupational information, duration of employment, whether they got education on the COVID-19 outbreak and the microbiological characteristics of the virus. Statistical significance level was taken as 5% to evaluate the results and TURCOSA program was used for calculations.
RESULTS: Of the 378 physicians participating in the study, 57.70% were male and 42.30% were female. The median age of physicians was 35 (24-64) years. At the time of the survey, 47.80% of the physicians were trained and 52.20% were not trained. The median level of knowledge score of the general practitioners was 11 (7-17), and the median level of knowledge score of specialists was 11 (5-16), and there was no significant. There was a significant difference between the trained and non-trained physicians in terms of knowledge level score.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that, attending physician’s speciality was not important on awareness about COVID-19. The most important factor was training on pandemic given to physicians.

2.Evaluation of Mushroom Poisoning Cases in Emergency Department in the Early and Late Period, 10-Year Observational Study
Nurdan Acar, Mustafa Emin Canakci
doi: 10.5505/amj.2020.48091  Pages 531 - 540
GİRİŞ ve AMAÇ: Mevsimsel özellik gösteren ve yaygın ve önemli bir sağlık sorunu olan mantar zehirlenmelerinde erken (30dk-6 saat) başlayan semptomlarda iyi sonlanım beklenirken; geç semptomlarda (6 saat sonrası) ciddi komplikasyonlar için yüksek risk söz konusudur Amacımız 10 yıllık süreçte acil servisimize başvuran mantar zehirlenmelerinin epidemiyolojik olarak değerlendirilmesi ve erken ve geç zehirlenmelerin farkının araştırılması, mortalite ve morbiditeye yol açan faktörlerin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2011-Haziran 2020 arasında acil servise mantar zehirlenmesi ile başvuran 18 yaş ve üstü hastaların verileri hastane bilgi yönetim sisteminden geriye dönük olarak tarandı. Tüm hastaların demografik bilgileri, laboratuvar bulguları ve acil servis sonuçlanması değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 163 hastanın 90’ı (%55,20) erkekti. Hastaların yaş ortancası 46,00 (33,00-58,00) olarak belirlendi. Hastaların acil servise en çok geldiği ay Haziran’dı. 16 hastanın baş dönmesi, 14 hastanın bilinç durum değişikliği semptomları vardı. Hastaların 87’sinin (%53,40) erken zehirlenmesi vardı. Erken zehirlenmeler ilkbahar, geç zehirlenmeler sonbahar mevsiminde daha çok başvurmuştur. Laboratuvar parametrelerinde geç zehirlenme grubunda ALT daha yüksek olarak belirlenmiştir (p=0.003). Geç zehirlenmelerin %61,80’i, erken zehirlenmelerin %35,60’ı hastaneye yatırıldı (p=0.005). Geç zehirlenmelerin 3’ünde böbrek yetersizliği, 1’inde dirençli enfektif tablo gelişmesine rağmen, hastaların taburcu olabildiği gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Erken dönemde tanı konması, hastaneye ulaşımın kolay olması, tedavide yaşanan gelişmeler sayesinde mortalitenin azaldığı düşünülmektedir. Mantar zehirlenmeleri çok sık görülmese de önemli sonuçları nedeniyle acil serviste dikkat edilmesi gereken bir klinik tablodur. Bulantı, terleme, bilinç durum değişikliği gibi nonspesifik semptomlarla başvuran hastalarda mantar yeme kesinlikle sorgulanmalıdır.
INTRODUCTION: Mushroom poisoning has seasonal characteristics and is an important health problem. A good outcome is expected in the early period(30min-6 hours). There is a high risk of serious complications in late symptoms (after 6 hours). We aim to evaluate the epidemiological evaluation of fungal poisoning in 10 years period and to investigate the difference between early and late poisonings and the factors that cause mortality and morbidity.
METHODS: The data of patients aged 18 years and older who applied to the emergency department with mushroom poisoning between June 2011 and June 2020 were retrospectively evaluated.
RESULTS: We evaluated 163 patients, and 90 (55.20%) patient were male. The median age of the patients was determined as 46.00 (33.00-58.00). Patients most often applied in June. 16 patients had dizziness, 14 had altered mental status. 58 (53.40%) of the patients had early poisoning. Early poisonings were mostly applied in spring, late poisonings in the autumn season. ALT was determined to be higher in the late poisoning group (p = 0.003). 61.80% of late poisonings and 35.60% of early poisonings were hospitalized (p = 0.005). Patients could be discharged, although 3 of late poisonings developed kidney failure and 1 had a resistant infective picture.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is thought that mortality is reduced thanks to early diagnosis, easy access to the hospital, and improvements in treatment. In cases with nonspecific symptoms (such as nausea, sweating, change of consciousness), mushroom poisoning should be questioned.

3.The Effect of Music on the Pain and Anxiety in Episiotomy
ALİ DOĞUKAN ANĞIN, muhammet ali oruç, abdulmecit öktem, Turkan Gursu, Yasemin ALAN, onder sakin, mustafa Gökkaya, İsmet GÜN, Emine Eda Akalın, Kazibe Koyuncu, Ramazan Denizli
doi: 10.5505/amj.2020.79847  Pages 541 - 552
GİRİŞ ve AMAÇ: Doğum eylemi, ciddi ağrıya yol açtığı bilinen, bu sebeple belirgin stres, anksiyete ve hatta depresyona yol açabilen bir durumdur. Bu çalışmamızda doğumun ikinci evresinin aktif fazı sonu ile başlayan ve epizyotomi onarımının tamamlanmasına kadar geçen sürede, müzik dinletisinin, epizyotomi onarımı sırasındaki ağrı ile anksiyete, stres ve depresyon düzeylerine olan etkisini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2017-2019 yılları arasında vajinal doğum yapması planlanan 90 gebe hasta dahil edildi. Doğum eyleminin 1. evresinin aktif fazının sonundan, restriktif mediolateral epizyotomi onarımının tamamlanmasına kadar müzik çalındı. Hastalar dinlenen müzik türüne göre rastgele üç gruba ayrıldı: Klasik müzik (n = 30), Türk pop müziği (n = 30) ve kontrol grubu (n = 30). Kontrol grubuna yalnızca gürültüyü azaltan bir kulaklık verildi. Stres, anksiyete ve depresyonu değerlendirmek için DASS-42 ve ağrıyı değerlendirmek için Görsel Analog Ağrı Ölçeği (VAS) kullanılarak üç grubun sonuçları karşılaştırıldı.
BULGULAR: Yapılan değerlendirmeler sonucunda gruplar arasında anksiyete ve depresyon skorlarında belirgin bir farklılık elde edilemese de; stres skorunun ikinci grupta anlamlı olarak düştüğü görüldü. Fakat bu düşüşün ağırlıklı olarak çalışan ve çalışmayan hastalar arasındaki farktan kaynaklandığı görüldü. Ağrı skorları arasında da anlamlı fark elde edilemedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Stres skorlarındaki iyileşme, hastaların anadillerinde çalınan bir müziği dinlediklerinde daha dikkat çekici şekilde belirgindir. Müzik dinletisinin, epizyotomiye bağlı ortaya çıkan ağrının dindirilmesinde ise beklendiği kadar etkin olmadığı görülmüştür.
INTRODUCTION: Labor is known to cause severe pain; therefore, it can lead to significant stress, anxiety, and even depression. We investigated the effect of listening to music from the end of the active stage of labor until the completion of episiotomy repair on pain, anxiety, stress, and depression levels.
METHODS: The study includes 90 pregnant patients that were planned to have vaginal delivery between 2017 and 2019. We played music starting from the end of the active phase of the 1sth stage of labor until the completion of the repair of restrictive mediolateral episiotomy. The subjects were randomly divided into three groups: classical music (n = 30), Turkish pop music (n = 30), and control group (n = 30). The control group was only provided with a headset that would reduce noise. We used DASS-42 to evaluate stress, anxiety and depression, and the Visual Analogue Scale for Pain (VAS) to evaluate pain. We compared the results of the three groups.
RESULTS: The anxiety and depression scores of the three groups were not significantly different; however, stress findings were significantly lower in the Turkish pop music group. We observed that this result was majorly associated to the working status of the mother. The pain results of the three groups were not significantly different.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Music should be noted that this effect is especially prominent when the music is in the patient’s native tongue. Also, we conclude that playing music is not as effective as expected in relieving pain caused by episiotomy.

4.Use of Herbal Products In Musculoskeletal System Pain
SEVİL OKAN, FATİH OKAN
doi: 10.5505/amj.2020.86648  Pages 553 - 566
GİRİŞ ve AMAÇ: Kas-iskelet sistemi hastalıkları, eklemleri, kemikleri ve kasları etkileyen ve uzun süreli dizabiliteye neden olan bir hastalık grubudur. Bu çalışmada kas iskelet sistemi ağrısında bitkisel ürünlerin kullanımının incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı kesitsel tipteki çalışmaya Kasım 2019- Ocak 2020 tarihleri arasında polikliniğe kronik kas iskelet sistemi ağrısı nedeniyle başvuran 18 yaş ve üzeri, bir haftadan uzun süre bitkisel ürün kullanımı bildiren ve çalışmaya katılmayı kabul eden 98 birey dahil edildi. Bireylere sosyodemografik özellikler ve bitkisel ürün kullanım durumlarının sorgulandığı araştırmacılar tarafından oluşturulan 26 maddelik soru formu uygulandı.
BULGULAR: Çalışmada kas iskelet sistemi ağrısı olan bireylerin bitkisel ürün kullanım sıklığı %7,09 olarak bulundu. Bireylerin en sık kullandığı 6 ürün sırasıyla; %19,38 at kestanesi jeli, %15,30 zeytin yağı, %13,26 bamya tohumu, %10,20 çınar yaprağı, %8,16 ardıç yağı ve %7,14 çörekotu yağı şeklinde tespit edildi. Bireylerin %57,14’ünün (n=56) bitkisel ürün kullanımı sırasında doktoru bilgilendirmeye gerek duymadığı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların kas-iskelet sistemi ağrılarında bitkisel ürün kullanımına başvurdukları açıktır. Tedavi de kullanılacak bitkilerden iyi sonuç elde edebilmek için ürünün uygun doz ve sürelerde, doğru endikasyonlarda, doğru zamanda kullanımı, yan etkileri, ilaç etkileşimleri ile ilgili hastalar bilgilendirilmelidir. Doktor ve sağlık personeline bitkisel ürün kullanımı hakkında bilgi vermeleri konusunda hastalar cesaretlendirilmelidir.
INTRODUCTION: Musculoskeletal disorders are a group of disorders that affect the joints, bones, and muscles, causing long-term disability. The aim of the present study was to examine the usefulness of herbal products in musculoskeletal system pain.
METHODS: This descriptive sectional study included 98 individuals who applied to Outpatient Clinic with chronic musculoskeletal system pain, who were 18 years old and over, who had reported using herbal products for more than a week and who were willing to participate in the study. The individuals were subjected to a 26-item questionnaire form which was prepared by the authors and which questioned sociodemographic characteristics of the participants and their use of herbal products.
RESULTS: It was found that 7.09% of the individuals with musculoskeletal system pain used herbal products. The most common six products used by the individuals in decreasing order were horse chestnut gel (19.38%), olive oil (15.30%), okra seed (13.26%), plane tree leaves (10.20%), juniper oil (8.16%) and black cumin oil (7.14%). Of all individuals, 57.14% of them (n = 56) reported that they did not need to notify physicians about their herbal product use.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is clear that patients resort to the use of herbal products in musculoskeletal system pain. In order to have better outcomes with the herbal products used in therapy, patients should be informed about the proper dose, duration, indication and time, and side effects and drug interactions of herbal products. Patients should be encouraged about informing their physicians and healthcare providers about their use of herbal products.

5.Evaluation of Obesity at Second and Third Age in Premature Children
Oğuzer Usta, Cüneyt Ardıç, Tahsin Gökhan Telatar
doi: 10.5505/amj.2020.40412  Pages 567 - 577
GİRİŞ ve AMAÇ: Prematür yenidoğanlar, yaşayabilirlik sınırı olan 22 hafta üzerinde ve 37 hafta altındaki bebekler olarak tanımlanır. Çalışmada prematür bebeklerin ikinci ve üçüncü yaştaki büyüme özelikleri incelenerek çocukluk çağı obezitesine neden olabilecek etkenlerin değerlendirilmesi ve böylece yetişkin çağda ortaya çıkabilecek metabolik hastalıkların erken dönemde önlenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın yapısı retrospektif kohort çalışması niteliğindedir. Çalışma Mayıs 2018 - Ekim 2018 tarihleri arasında Rize ili Merkez ilçesine bağlı 18 farklı Aile Hekimliği Polikliniği’nde yürütülmüştür. 3 yaşını doldurmuş ve bu yaşa kadar tüm izlemleri aynı aile hekimi tarafından yapılmış 253 tane çocuk izlem kartı taranmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan bebeklerin ortalama doğum ağırlığı 2574,49±638,79 gr, ortalama boyu 46,20±4,12cm idi ve bebeklerin 123’ü (%54, 66) erkek, 102’si (%45,33) kızdı. VKİ (Vücut Kitle İndeksi) değerlendirmelerine göre 2.yaşta 43 bebek (%19,11) fazla kilolu, 36 bebek (%16) obezdi. 3.yaşta ise 45 bebek (%20) fazla kilolu, 30 bebek (%13,33) obezdi. 2. yaşta obeziteyi etkileyen faktörler açısından değerlendirildiğinde, 2.yaşta obez olarak belirlenen bebeklerin anne hemoglobin değerleri, diğerlerine göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü)’nün verilerine göre 2010 yılında çocukluk çağında fazla kilolu olma ve obezite sıklığı %6,70 idi ve bu oranın 2020 yılında %9,10 olması beklenmektedir. Çalışmamızda beklenenin çok üzerinde olan fazla kilolu olma ve obezite sıklığının nedenleri araştırıldığında beslenme durumları ve maternal faktörler açısından anlamlı fark saptanmadı. 2.yaşta fazla kilolu olma ve obezite ile maternal anemi arasında anlamlı ilişki saptandı.
INTRODUCTION: Premature newborns are defined as babies born before 37 weeks of pregnancy and after 22 weeks of pregnancy as a viability limit. Aim of this study was to analyze growth characteristics at the age of second and third age and prevention of metabolic diseases that may occur in adult age at an early phase.
METHODS: This study was conducted as a retrospective cohort study between May 2018 and October 2018 in 18 different Family Medicine Outpatient Clinics in Rize, Central district. All participants were at least 3 years old and their follow-up visits made by the same family physicians for 3 years.
RESULTS: It was found that 54.66% of babies were males(n=123), 45.33% of them were females(n=102). According to BMI (Body Mass İndex) evaluations, 19.11% of babies were overweight(n=43), 16% of them were obese(n=36) at the age of two and 20% of them were overweight (n=45), 13.33% of them were obese(n=30) at the age of three. The mean Hb levels of the mothers whom children were obese at the age of two were statistically lower than the others (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to WHO, worldwide prevalance of childhood overweight and obesity was 6.70% in 2010 and it is expected to reach 9.10% in 2020. When we searched reasons of high overweight and obesity prevalance, there wasn't significant difference related with maternal factors and feeding patterns. We found significant relationship between maternal anemia and being overweight and obesity at the age of two.

6.Evaluation of Revised Trauma Score in Geriatric Trauma Patients
Seda Fidan, Gulhan Kurtoglu Celık, Ayhan Özhasenekler, Alp Şener, Fatih Tanrıverdi, Gül Pamukçu Günaydın, Çağdaş Yıldırım, Servan Gökhan
doi: 10.5505/amj.2020.24993  Pages 578 - 587
GİRİŞ ve AMAÇ: Geriatrik popülasyonda yaş ile değişen fizyoloji ile birlikte travmaya verilen vücut yanıtı da değişmektedir. Skorlama sistemleri birçok hasta grubu ve hastalık üzerinde hastane yatışı gerekliliği ve prognoz tahmini açısından çalışılmaktadır. Bu çalışmada acil servise travma ile başvuran 65 yaş üstü hastaların demografik özelliklerinin belirlenmesini ve travmanın oluş şekli ile birlikte Revize Travma Skoru (RTS) değerlendirilmesini amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma prospektif, kesitsel bir çalışmadır. 01/12/2017- 31/05/2018 tarihleri arasında bir üniversite hastanesi acil servisine başvuran 65 yaş ve üzeri travma hastaları çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, vital bulguları, fizik muayene bulguları, görüntüleme, laboratuvar sonuçları, eritrosit süspansiyonu (ES) ihtiyacı, hasta sonlanımları ve hastane içi ve 28 günlük mortaliteleri kayıt edildi. Tüm hastaların RTS skorları hesaplandı.
BULGULAR: Çalışma dönemi boyunca acil servise 4898 geriatrik hasta başvurdu. Çalışmaya alınma kriterlerine sahip 229 hasta çalışmamıza dahil edildi. Çalışma hastalarının 153’ ü (%66.81) kadın olup yaş ortancası 79 (IQR 72-86) bulundu. Hastalarda en sık komorbid hastalık hipertansiyondu (n=109, %47.59). En sık başvuru şikâyeti düşmeydi. Hastaların RTS ortancası 12 olarak bulundu. Hastalara ait son tanılara bakıldığında en sık yumuşak doku travması (YDT) (31.87%) ve ikinci sırada femur/kalça kırığı (23.58%) yer aldığı görüldü. Hastalar RTS skorlarına göre normal ve düşük olanlar karşılaştırıldığında düşük olan grupta Alzheimer/demans, geçirilmiş inme varlığı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacının ve mortalite oranının daha fazla olduğu görüldü (sırasıyla, p<0.001, p=0.002, p<0.001, p=0.002).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşam standartlarının gelişmesiyle ülkemizde de yaşlı popülasyon giderek artmaktadır. Buna bağlı olarak yaşlı popülasyonun travmaya maruz kalma olasılığı da yükselmektedir. Çalışmamızda hastaların en sık mekanik veya non mekanik düşme nedeniyle acil servise başvurduğu en sık gözlenen yaralanma bölgesinin ekstremite/pelvis olduğunu ve RTS skoru düşük olan grupta Alzheimer/demans ve geçirilmiş inme varlığı, ES ihtiyacının ve mortalite oranının daha fazla olduğu gösterdik.
INTRODUCTION: In the geriatric population, body response to trauma changes with age-varying physiology. Scoring systems are studied in many patient groups and diseases in terms of hospitalization requirement and prognosis prediction. In this study, we aimed to determine the demographic characteristics of patients over 65 years of age who applied to the emergency department with trauma, and to evaluate the RTS score together with the form of trauma.
METHODS: The study is a prospective, cross-sectional study. Trauma patients aged 65 and over who applied to a university hospital emergency room between 01/12 / 2017- 31/05/2018 were included in the study. Demographic data, vital signs, physical examination findings, imaging, laboratory results, erythrocyte suspension (ES) requirement, patient outcomes, and in-hospital and 28-day mortality were recorded. RTS scores of all patients were calculated.
RESULTS: During the study period, 4898 geriatric patients applied to the emergency department. 229 patients with the inclusion criteria were included in our study. 153 (66.81%) of the study patients were women and the median age was 79 (IQR 72-86). The most common comorbid disease in patients was hypertension (n = 109, 47.59%). The most common complaint was to drop. The median RTS of the patients was found to be 12. When the last diagnoses of the patients were analyzed, it was seen that soft tissue trauma (YDT) (31.87%) and femur / hip fracture (23.58%) were the most common. Compared to normal and low patients according to RTS scores, it was observed that the group with low Alzheimer / dementia, presence of previous stroke, erythrocyte suspension requirement and mortality rate were higher (p <0.001, p = 0.002, p <0.001, p = 0.002, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: With the development of living standards, the elderly population is increasing in our country. Accordingly, the probability of the elderly population exposed to trauma also increases. In our study, we showed that the patients were admitted to the emergency room most frequently due to mechanical or non-mechanical fall, the most common injury area was extremity / pelvis, and the presence of Alzheimer's / dementia and previous stroke, ES requirement and mortality rate were higher in the group with low RTS score.

7.The Role of Parents and Health Literacy in Healthy Child Follow-up
Erdoğan Ulusoy, Tarık Eren Yılmaz, Atilla Çifci, Tuğba Yılmaz, İsmail Kasım, Adem Özkara
doi: 10.5505/amj.2020.59320  Pages 588 - 604
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlam çocuk takibi ülkemizde daha çok birinci basamakta görev yapan aile hekimleri ile bu çocukların ebeveynleri tarafından yürütülmektedir. Çalışmamızın amacı ailelerin sağlam çocuk takibi konusundaki sorumluluklarına dikkat çekmek, farkındalığı arttırmak ve sağlık okuryazarlık durumlarıyla ilişkisini tespit etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma, kesitsel tanımlayıcı ve gözlemsel bir anket çalışmasıdır. Ankara ilindeki bir Aile Sağlığı Merkezinde(ASM), sağlam çocuk takibinin en sık olarak yapıldığı 0-5 yaş arası çocuğu olan ebeveynler üzerinde bu çalışma yapılmıştır. Çalışmamızın evrenini oluşturan 648 aile çalışmaya davet edilmiştir.Veri toplama aracı olarak çalışmaya özgün yapılandırılmış bir anket formuyla ebeveynlerin sağlık okuryazarlığını ölçmek amacıyla Türkiye Sağlık Okur Yazarlık Ölçeği(TSOY-32) kullanılmıştır. Gerekli izinler alındıktan sonra anket formu yüz yüze anket uygulama yöntemiyle doldurulmuştur.
BULGULAR: Araştırmaya katılmayı kabul eden 269 aileden birer ebeveyn çalışmaya dâhil edildi.Tüm katılımcıların TSOY-32 toplam puanı ortancası 32,3 olarak hesaplandı ve “sınırlı-sorunlu” sağlık okuryazarlık grubuna dâhil olduğu görüldü. Sağlık okuryazarlık puanlarının eğitim düzeyi yüksek, gelir düzeyi iyi ve çalışan ebeveynlerde anlamlı derecede daha fazla olduğu saptandı. Çocuğunun takip ve izlemlerini “düzenli olarak kendi yaptıran” ebeveynlerin, "doktor çağırınca izlemlerini yaptıran” ebeveynlerden daha yüksek sağlık okuryazarlık toplam ve bileşen puanlarına sahip olduğu tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ailelerin sağlık okuryazarlık bilgi düzey puanları beklenenden düşük saptandı. Bu çalışma sağlıklı bir toplum inşası için sağlık okuryazarlığının sağlık ile ilgili sorumluluk bilinci ile ilişkili bir faktör olduğunu gösterdi. Ayrıca ASM’lerde sağlam çocuk takibi konusunda yapılması gerekenler açısından ailelerde farkındalık oluşturmuş olup tespit edilen eksik konularda daha dikkatli, sağlıklı ve bilinçli bir takip yapılmasına dair literatüre katkı sunmuştur.
INTRODUCTION: Healthy child follow-up is mostly carried out by family physicians working in primary care and their parents.The aim of our study is to draw attention to the responsibilities of families in healthy child follow-up, to raise awareness and to determine their relationship with health literacy situations.
METHODS: The study was planned as an observational and cross-sectional survey.It was carried out on parents with children between the ages of 0-5 years followed up in a family health center in Ankara.648 families were invited to study.We developed a structured questionnaire and used Turkey Health Literacy Scale(TSOY-32) in order to measure the parents' health literacy.After obtaining the necessary permissions, the questionnaire was filled through the face-to-face questionnaire application method.
RESULTS: 269 families agreed to participate in the study.The median score of total TSOY-32 was calculated as 32.3 and it was included in the “limited-problematic” health literacy group.It was determined that the TSOY-32 scores were significantly higher in high education and good income levels and among working parents.It was determined that the parents who “regularly make their children’s follow-ups by themselves” have higher health literacy total and component scores than the parents who “follow-up by their doctor’s calling”.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Health literacy knowledge level scores of the families were lower than expected.Health literacy is an important factor in raising awareness of health-related responsibilities for building a healthy society.This study has made awareness among families in terms of what to do about child follow-up,and contributed to the literature on a more careful,healthy and conscious follow-up on the identified issues.

8.Is Evaluation of Serum Calcitonin Levels Significant for Patients with Thyroid Nodules?
Cevdet Aydın, Oya Topaloglu, Berna Evranos Öğmen, Nagihan Bestepe, Serap Ulusoy, Aysegul Aksoy Altinboga, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
doi: 10.5505/amj.2020.25991  Pages 605 - 614
GİRİŞ ve AMAÇ: Toplumda sık görülen tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde aşırı tanı kapsamında değerlendirilebilecek tetkikler istenebilmektedir. Serum kalsitonin düzeyi aslında medüller tiroid kanseri (MTK) tanısı için duyarlı ve özgül bir yöntemdir. Bethesda kategori III (önemi belirsiz atipi-ÖBA) sitolojisi olan hastalar klinik ve sonografik olarak yüksek riskli ise tiroidektomi açısından değerlendirilebilir. Bu çalışmamızda Tiroid İnce İğne Aspirasyon sitolojisi Bethesda I ve III kategorisinde olan hastalarımızda retrospektif değerlendirme ile serum kalsitonin ile taramanın değerini irdelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2007-2018 tarihleri arasında tiroidektomi yapılan hastalar arasından preoperatif serum kalsitonin düzeyi bakılan hastaların sitoloji ve histopatoloji sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Opere olan 6905 hasta içinde serum kalsitonin bakılan hasta sayısı 881 olarak saptandı. Kalsitonin değerleri <2, 2-10 ve >10 pg/mL olarak 3 ayrı grupta (sırasıyla; Grup 1,2 ve 3) sınıflandırıldı. Bu hastaların 217’si (%24,6) tanısal olmayan (TO), 275’i (%31,2) ÖBA idi. TO ve ÖBAlı hastalarda cinsiyet dağılımı benzerdi (p=0,7). TO hastalarının % 84,8’inde kalsitonin düzeyleri 1. grupta, %14,3’ünde 2. grupta ve %0,9’u 3. grupta yer alırken, ÖBA’lı hastaların %82,9’u 1. grupta, %15,6’sı 2. grupta ve %1,5’i 3. grupta yer alıyordu (p=0,786). ÖBA olan hastaların %30’unda histopatolojide malignite saptanırken, ND grubundaki hastaların %11,6’sında malignite saptandı (p=0,006). Histopatolojide malign saptanan hastalarda kalsitonin değerlerinin %82,9’u 1. grupta, %15,4’ü 2. grupta ve %1,7’si 3. grupta iken benign saptanan hastalarla kıyaslandığında bu oranlar benzerdi (p=0,16). Çalışmada 2 kadın hastanın kalsitonin düzeyleri çok yüksekti (144 pg/mL ve 655 pg/mL). İki hastanın da preoperatif sitolojisi ÖBA ve histopatolojisi maligndi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özellikle Bethesda Kategori III tiroid nodüllerinde cerrahi kararı verirken hem tiroidektominin tipini belirlemek hem de takip seçeneği tercih edildiğinde serum kalsitonin düzeyini bilmenin faydalı olabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: The overdiagnostic analyses can be performed for evaluation of thyroid nodules which are commonly seen pathology in the population. Diagnostic tests in the evaluation of thyroid nodules, commonly-seen pathology in the population, mostly cause overdiagnosis. In fact, serum calcitonin(SC) measurement is a sensitive and specific method in the diagnosis of medullary thyroid cancer(MTC). If the patients with Bethesda Category III(atypia of undetermined significance -AUS) cytologies have also high risk clinical and ultrasonographical features, they can be evaluated for thyroidectomy. In this study, we aimed to evaluate the value of screening with serum calcitonin in patients with cytologies of Bethesda I and III categories.
METHODS: The medical records of patients who had thyroidectomy between 2007-2018 were screened retrospectively. The patients with preoperative calcitonin, cytology results and postoperative histopathology reports were included in the study.
RESULTS: Of the 6905 thyroidectomized patients, 881 had SC values. SC levels were evaluated as <2, 2-10 and >10pg/mL and classified as Group 1, 2, and 3; respectively. 217 patients(24.6%) had nondiagnostic(ND) and 275(31.2%) had AUS cytologies. The gender distribution was similar between ND and AUS groups(p=0.7). However, SC levels of group 1, 2, and 3 were found in 84.8%, 14.3%, and 0.9% of patients with ND, it was found in 82.9%, 15.6%, and 1.5% in patients with AUS cytologies, respectively(p=0.786). In histopathology, malignancy was detected in 30% of patients with AUS and 11.6% patients with ND(p=0.006). Calcitonin levels of patients with malignant histopathology were evaluated in 82.9%, 15.4%, and 1.7% of patients as Group 1, 2, and 3, respectively. This was similar compared to patients with benign histopathology (p=0.16). In the present study, 2 female patients had high calcitonin levels(144pg/mL and 655pg/mL). Both patients had preoperative AUS cytologies and final malignant histopathologies.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We think that preoperative assessment of serum calcitonin levels can be useful in treatment decision of patients especially with Bethesda Category III thyroid nodules such as in follow-up and extent of surgery for cases planning surgery.

9.Comparison of Health Perception and Health Anxiety Levels of Sociology and Medical Students
NAZAN KARAOGLU, KAAN BİLGE Karaoğlu, Hasan Yardımcı
doi: 10.5505/amj.2020.43660  Pages 615 - 628
GİRİŞ ve AMAÇ: Her gün hasta-hastalık kavramları ile yüzleşen tıp öğrencilerinin sağlık algısı ve kaygısının bilinmesi önemlidir. Çünkü hekimlerin sağlık algıları kendileri için sağlıklı yaşam davranışları oluşturma, hastalarını anlama ve yardım etme süreçlerini etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı tıp fakültesi ile sosyoloji ilk üç sınıf öğrencilerinin sağlık algısı ve sağlık kaygısı düzeylerini iki üniversite örneğinde belirleyip karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel, tanımlayıcı çalışmada Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü ile Meram Tıp Fakültesi öğrencilerine gönüllülük temelinde demografik sorular, Sağlık Algısı Ölçeği (SAÖ) ile Sağlık Kaygısı Ölçeğini (SKÖ) içeren bir anket formu uygulandı. Verilerin analizinde frekans, yüzde, ortalama, bağımsız t testi, One way Anova ve korelasyon testleri kullanıldı. p<0,05 anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmada eksiksiz doldurulmuş 345 anket formu değerlendirildi. Yaş ortalaması 19,84 ±1,69 yıl olan grubun 107’si (%31) sosyal alanlarda okuyan öğrenci, 235’i (%68) kadın, 87’si (%25) kırsal kökenli, 259 (%75,7) orta gelir düzeyine sahipti. Tüm öğrencilerin ortalama SAÖ puanı 50,17±5,66, ortalama SKÖ puanı 17,59±5,78 puandı. Tıp fakültesi öğrencilerinin SAÖ puanı 49,41±5,62 ve sosyoloji öğrencilerinin 51,86±5,41 olan puanından anlamlı düzeyde düşüktü (p=0,000). Ortalama SKÖ puanı sırasıyla tıp ve sosyoloji öğrencileri için 17,97±5,63 ve 16,74±6,05 puan ile tıp öğrencilerinde yüksek ancak fark anlamlı değildi (p=0,068). Benzer şekilde cinsiyetler arasında ortalama SAÖ puanları anlamlı farklı olmasına karşın (p=0,019)ortalama SKÖ puanları açısından fark yoktu (p=0,206).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tıp fakültesinde okuyan öğrencilerin sağlık algısının anlamlı olarak daha düşük, sağlık kaygılarınınsa anlamlı olmasa da daha yüksek olması önemli ve ileri araştırma gereken bir sonuçtur.
INTRODUCTION: It is important to know medical students' perception and anxiety who confronts patient-disease concepts every day. Because, physicians' health perceptions are creating healthy living behaviors for them, affecting the process of helping and understanding their patients. This study aimed to compare first three grade students of the faculty of medicine and sociology thus determining the health perception and health anxiety levels in two university examples.
METHODS: In this cross-sectional, descriptive study, Faculty of Letters, Department of Sociology and Faculty of Medicine's volunteer students took a questionnaire including demographic questions, Health Perception Scale (HPS) and Health Anxiety Scale (HAS). For statistics frequency, percentage, mean, independent t-test, One-way Anova and correlation tests were used. p<0.05 was considered significant.
RESULTS: In the study, 345 questionnaire forms were evaluated. The mean age was 19,84±1,69, which included 107(%31)sociology students, 235(%68)women, 87(%25) of rural origin, and 259(%75,70) of middle income. Mean HAS and HPS scores were 50.17 ± 5.66 and 17.59 ± 5.78. Medical students HAS score (49.41 ± 5.62) was significantly lower than sociology students' score (51.86 ± 5.41) (p= 0.000). The mean HPS for medical and sociology students were 17.97 ± 5.63 and 16.74 ± 6.05, respectively. High in medical students but not significant (p=0.068). Although mean HAS scores differ significantly between genders (p=0.019), HPS scores doesn’t (p=0.206).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Significantly lower perception of health of students studying in medical school, health anxiety, though not significant, is important, and further research is required.

10.Validity and Reliability of the Health Communication Competency Scale in Turkey
Asuman Tezel Kahraman, Seçil Özkan, Asiye Çiğdem Şimşek
doi: 10.5505/amj.2020.91328  Pages 629 - 640
GİRİŞ ve AMAÇ: Ülkemizde birinci basamak sağlık hizmetleri yürütümünde önemli bir yere sahip olan aile hekimlerinin ve hastalarının sağlıkta iletişim yetkinlikleri, koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmeti uygulamalarında hem zamandan hem de ekonomiden kazanç sağlayacaktır. Ancak ülkemizde bu yetkinliği değerlendirecek bir ölçek kullanılmamaktadır. Bu nedenle araştırmamızda “Sağlık İletişiminde Yetkinlik Ölçeği”nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğinin uygulanması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 253 hasta ve 253 aile hekiminin anketi analize alınmıştır. Açımlayıcı Faktör Analizi uygulaması için örneklem büyüklüğünün yeterliliğini ölçmek için Kaiser-Meyer-Olkin (KMO) istatistiği uygulanmıştır. Güvenilirlik analizi için elde edilen faktörlerin “Cronbach alfa” değerleri hesaplanmıştır.
BULGULAR: Sağlık İletişiminde Yetkinlik Ölçeği temel birleşenler analizi adına hekimlerin öz yetkinliklerine ait üzere 1,00’den büyük özdeğere sahip iki faktör, hekimlerin hastaların yetkinliklerini değerlendirmelerine ait iki faktör, hastaların öz yetkinliklerine ait üç faktör, hastaların hekimlerin yetkinliklerini değerlendirmelerine ait üç faktör elde edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hekimlerin sağlık iletişiminde yetkinlik ölçeğinin özyetkinlik-faktör 1 ifadelerinin Cronbach alfa değeri 0,95; özyetkinlik-faktör 2 ifadelerinin Cronbach alfa değeri 0,97; diğer yetkinlik faktör 1 ifadelerininki 0,94; diğer yetkinlik faktör 2 ifadelerininki ise 0,95 olmak üzere oldukça yüksek bulunmuştur. Hastaların sağlık iletişiminde yetkinlik ölçeğinde de benzer şekilde yüksek Cronbach alfa değerleri bulunmuştur.
INTRODUCTION: Health communication competencies of the family physicians and patients in our country, who have an important role in the execution of primary health care services, will yield time efficiency and economic benefits in the implementation of preventive and curative health services. However, there is no scale to assess that competency in our country. Therefore, validity and reliability of the “health communication competency scale” in Turkey is to be applied in this research.
METHODS: The questionnaire of 253 patients and 253 family physicians were analyzed. Kaiser-Meyer-Olkin (KMO) statistics were used to measure the adequacy of the sample size for the Exploratory Factor Analysis application. “Cronbach alpha” values of the factors obtained for reliability analysis were calculated.
RESULTS: Health Communication Competence Scale has yielded (a) two factors in terms of analysis of basic components related to the self competencies of the physicians with Eigen value bigger than 1, (b) two factors in terms of the of the physicians’ evaluation of the patients’ competences, (c) three factors in terms of the self competences of the patients, (d) three factors in terms of patients’ evaluation of the physicians’ competences.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cronbach's alpha value for physicians’ competence in health communication is found quite high in self competence factor 1: 0.95, self competence factor 2: 0,97, other competence factor 1: 0,94, other competence factor 2: 0,95. Cronbach's alpha value for patients’ competence in health communication is found quite high like physicians’.

11.Resident Doctor (Branch) Attitude And Behaviors about Rational Drug Use
Burcu Bulut, Gökhan Akkurt
doi: 10.5505/amj.2020.79663  Pages 641 - 652
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Ankara İli Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde aile hekimliği asistanları dışında eğitim gören asistan doktorların akılcı ilaç kullanımı ile ilgili bilgi, davranış ve tutumlarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada, Ankara'da Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde aile hekimliği asistanı olmayan 180 araştırma görevlisi yer aldı. Akılcı ilaç kullanımının bilgi ve tutum düzeyini değerlendirmek için hekimlere 27 soruluk bir anket verildi.
BULGULAR: laç reçete ederken, doktorların % 65,6'sı (n = 118) hastanın tedaviye cevabının nasıl ve hangi şekilde olabileceğini açıklamaktadır. Hekimlerin % 41,7'si (n = 75) hastalarını muayene etmeden asla reçete yazmamaktadır. Hekimlerin ilaçlar hakkındaki bilgi düzeyini değerlendiren sorular arasında, hekimlerin kendilerini en yeterli buldukları ilaçlarla ilgili (% 18,9, n = 31) ve günlük dozla ilgili (% 18,3, N = 30) sorular, hekimlerin en az yeterli buldukları sorular ise ilaç fiyatına ilişkin sorulardı (% 10,4, n = 17). En sık reçete edilen 3 ilaç grubu; % 35,3 oranında antibiyotik, % 18,7 oranında analjezik ve % 12,8 oranında PPI idi. Hekimlerin % 2,2'si (n = 4) akılcı ilaç kullanımı açısından çok yeterli olduğunu düşünürken, % 35,8'i (n = 64) yeterli olduğunu, % 54,2'si (n = 97) orta düzeyde yetkinliğe sahip olduğunu ve % 7,8 (n = 14) akılcı ilaç kullanımında yetersiz olduklarını düşünmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akılcı ilaç kullanımı bilincini artırmak için örgün ve yaygın eğitim yöntemlerinin uygulanmasına devam edilmeli ve geliştirilmelidir. Eğitime ek olarak, öğrenilmiş tutum ve davranışları korumak ve desteklemek için gerekli idari düzenlemeler yapılması gerektiği düşüncesindeyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the knowledge, behavior and attitudes of resident doctors training in the Research and Training hospitals of Ankara Province, except Family Medicine Residents.
METHODS: The study included 180 research assistants, a 27-question questionnaire was given to the physicians to evaluate the level of knowledge and attitudes about rational drug use.
RESULTS: While prescribing drugs, 65.6% of the physicians (n = 118) described how and which way the patients’ response to treatment can be. 41.7% (n = 75) of the physicians never prescribed their patients without examination. Among the questions that assess knowledge level of physicians on drugs, the questions with which physicians found themselves most sufficient were related to drug indication (%18,9, n=31) and daily dose (%18.3, N=30); on the other hand the questions with which physicians found themselves least sufficient were related drug prices (%10,4, n=17). Of the physicians, 2.2% (n = 4) thought that they were very sufficient in terms of rational drug use, whereas 35.8% (n = 64) thought that they were sufficient, 54.2% (n = 97) thought that they had moderate competence and 7.8% (n = 14) thought that they were insufficient in rational drug use.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In addition to education in rational drug use, the necessary administrative arrangements should be made to protect and support learned attitudes and behaviors. Therefore, in order for physicians to reach objective information, pre- and post-graduate education in our country should be reviewed.

12.Can Hematological Parameters Predict the Diagnosis of Deep Venous Thrombosis?
Mustafa Yılmaz, Aylin Gunesli
doi: 10.5505/amj.2020.65668  Pages 653 - 662
GİRİŞ ve AMAÇ: Ortalama trombosit hacmi (OTH), kırmızı kan hücresi dağılım genişliği (KKDG), nötrofil-lenfosit oranı (NLO) ve lenfosit-monosit oranının (LMO) arteryel istenmeyen olaylar için öngördürücü olduğu bilinmesine rağmen derin ven trombozu (DVT) tanısında yerinin olup olmadığı net değildir. Bu çalışmanın amacı bunu değerlendirmektir. Bu amaçla OTH, KKDG, NLO ve LMO normal sağlıklı populasyonda ve DVT tanısı almış hastalarda ölçülerek karşılaştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma geriye dönük planlandı. Akut DVT tanısı konulmuş 77 hasta ve 67 sağlıklı gönüllünün OTH, KKDG, NLO ve LMO değerleri kaydedildi ve arada istatistiksel anlamlı fark olup olmadığı değerlendirildi. Ek olarak hasta grubunda bu hematolojik parametreler ile başvuru anındaki D-dimer değerleri arasında korelasyon olup olmadığı araştırıldı.
BULGULAR: Hasta grubunda OTH, KKDG ve NLO değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti (9,68±1,89 vs. 8,9±1,01, p=0,003, 12,77±3,67 vs. 11,15±2,16, p=0,002 ve 1,91±0,84 vs. 1,51±0,54, p=0,001, sırasıyla). Lenfosit-monosit oranı ise hasta grubunda daha düşük bulundu (6,27±3,14 vs. 8,85±3,92, p<0,001). D-dimer ile OTH, KKDG ve NLO arasında pozitif, LMO ile ise negatif yönlü korelasyon bulundu (r=0,693, p<0,001, r=0,896, p<0,001, r=0,798, p<0,001 ve r= -0,287, p=0,011, sırasıyla)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Akut DVT hastalarında OTH, KKDG, NLO sağlıklı populasyona göre artmış, LMO ise azalmıştı. Bu bulgular bize bu belirteçlerin akut DVT tanısında yardımcı olabileceğini düşündürebilir.
INTRODUCTION: Although it is known that mean platelet volume (MPV), red blood cell distribution width (RDW), neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and lymphocyte-to-monocyte ratio (LMR) are predictive for arterial trombosis and adverse events, it is not clear whether they help in the diagnosis of deep vein thrombosis. The aim of the study was to evaluate it. For this purpose MPV, RDW, NLR and LMR were measured and compared between in patients with DVT and control groups.
METHODS: In a retrospective study, a total of 144 subjects (77 patients with DVT, 67 control) were examined. Mean platelet volume, RDW, NLR and LMR were calculated and compared between the groups. It was investigated whether there was a correlation between D-dimer values and MPV, RDW, NLR, LMR.
RESULTS: Mean platelet volume, RDW and NLR values were significantly higher in the patient group than in the control group (9.68±1.89 vs. 8.9±1.01, p=0.003, 12.77±3.67 vs. 11.15±2.16, p=0.002 and 1.91±0.84 vs. 1.51±0.54, p=0.001, respectively). On the other hand LMR was lower in the patient group (6.27±3.14 vs. 8.85±3.92, p<0.001). There was a positive correlation between D-dimer and MPV, RDW, NLR while there was a negative correlation between D-dimer and LMR (r=0.693, p<0.001, r=0.896, p<0.001, r=0.798, p<0.001 and r = -0.287, p=0.011, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Mean platelet volume, RDW and NLR increase but LMR decrease in patients with DVT. These results suggesting that these markers may help in the diagnosis of acute DVT.

13.Does The Mean Platelet Volume (MPV) Have Any Importance In the Evaluation of Cardiovascular Disease In COPD Patients?
Hatice Kilic, Funda Karaduman Yalcin, Cantürk Kaya, Tuba Öğüt, Habibe Hezer, Emine Argüder, H.canan Hasanoğlu, AYSEGÜL KARALEZLI
doi: 10.5505/amj.2020.32448  Pages 663 - 673
GİRİŞ ve AMAÇ: Ortalama trombosit hacmi (MPV) trombosit aktivasyonunun bir indeksidir. Bu çalışmada, göğüs hastalıkları bölümüne başvuran KOAH ve kardiyovasküler hastalık olan hastalar ile MPV arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Sigara içen 535 (%71.80 ve sigara içmeyen, 210 (%28.20) hasta MPV ve diğer parametrelerle karşılaştırıldı.
BULGULAR: Sigara içenlerde beyaz kan hücrelerinin (Wbc), hemoglobin (Hgb) ve Hematokrit (Htc) düzeyleri sigara içmeyenlere gore istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0.001).
Sigara içenlerde MPV düzeyleri, sigara içmeyenlere gore istatistiksel olarak yüksekti [MPV seviyeleri, 10.10 (8-14.20), 9.60 (6.40-11.80), sırasıyla p<0.001]. Sigara içenlerde 106 KOAH hastası vardı. KOAH hastaları ve KOAH’lı olmayan ve sigara içmeyen hastalar arasında trombosit ve MPV düzeyindeki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlıydı [10.20 (8.30-14), 9.60 (6.40-11.80), sırasıyla p=0.001]. Ayrıca, kardiyovasküler komorbiditeleri (CVC) olan KOAH hastalarının MPV seviyeleri, CVC’siz hastalardan daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada sigara içenlerde ve KOAH hastalarında sigara içmeyenlere gore daha yüksek MPV ve daha yüksek trombosit değerleri gösterilmiştir. Sonuç olarak yüksek MPV düzeylerinin KOAH’lı hastalarda tromboza eğilimi artırabileceği düşünülmüştür. Bununla birlikte, KOAH’ın MPV ve CVC ile ilişkisi hakkında daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Mean platelet volume (MPV) is an index of platelet activation. In this study, we aimed to evaluate the relationship between in patients with COPD and cardiovasculary disease who present to chest diseases department and MPV.
METHODS: : Smoker 535 (71.80%) and non-smoker, 210 (28.20%) subjects were compared for MPV and other parameters. Accordingly, patients with and without COPD were compared in terms of MPV and other parameters.
RESULTS: The levels of white blood cells (Wbc), hemoglobin (Hgb) and hematocrit (Htc) in smokers were statistically significantly higher than non-smokers (p<0.001). The level of MPV in smokers was statistically higher than non-smokers [the levels of MPV were, 10.10 (8-14.20), 9.60 (6.40-11.80),respectively p<0.001]. There were 106 cases of COPD among smokers. The differences in levels of platelets and MPV between patients with COPD and nonsmoker patients without COPD were [10.20 (8.30-14), 9.60 (6.40-11.80), respectively p=0.001] statistically significant. Also, MPV levels of COPD patients with cardiovascular comorbidities (CVC) were higher than that of the patients without CVC.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, higher MPV and higher platelet values have been shown in smokers and COPD patients compared with non- smokers. As a result, consider that high MPV levels may increase the tendency to thrombosis, with COPD. However, further larger studies are warranted about the relationship of COPD with MPV and CVC.

14.Turkish Version of Oral Self-Examination (OSE) Form: Validity and Reliability Study
Özüm Erkin, İlknur Göl
doi: 10.5505/amj.2020.44365  Pages 674 - 685
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, kendi kendine ağız muayenesi formunu Türk diline uyarlayarak geçerliliğini ve güvenilirliğini test etmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Metodolojik araştırma Aralık 2019-Ocak 2020 tarihleri arasında İzmir ilinde yürütülmüştür. Araştırmada, Müller& Hein (2013) tarafından Kanada’da geliştirilen kendi kendine ağız muayenesi adımları Türkçe ’ye uyarlanmıştır. Kendi kendine ağız muayenesi basit sekiz adım içermektedir. Formun dil uyarlaması, kapsam geçerlik indeksi, Kendall W uyumluluk düzeyi, faktör analizi, Kuder Richardson 21 ve pilot uygulama çalışmaları yürütülmüştür.
BULGULAR: Kapsam geçerlik indeksi 0,97 bulunmuştur. Kendall W kat sayısı 0,88 olarak elde edilmiştir (p= 0,519). Tek faktör tarafından açıklanan toplam varyans %71,24’tür. Formun Kuder Richardson 21 değeri 0,94 olarak hesaplanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ağız kanserinin erken tanısı için Türk diline uyarlanan kendi kendine ağız muayenesi formu geçerli ve güvenilir bir araçtır. Form tek boyut ve sekiz adımdan oluşmaktadır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to test the validity and reliability of oral self-examination form according to adaptation it Turkish.
METHODS: Methodological research was conducted in December 2019-January 2020 in Izmir. Steps of oral self-examination developed by Müller &Heller (2013) were adapted to Turkish. Oral self-examination includes simple eight steps. Language adaption, content validity index, factor analysis, Kendall's W coefficient of concordance test, Kuder Richardson 21 and pilot study were carried out.
RESULTS: The content validity index was found 0,97. After the analysis, Kendall W was found 0,88 (p = 0,519). The total variance explained by the single factor is 71.24%. Kuder Richardson 21 value of the form was calculated as 0.94.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Oral self-examination form is an early diagnostic tool for early diagnosis of oral cancer, valid and reliable tool. The form consists of one dimension and eight steps.

15.Is There A Decline in Inflammatory Markers with Weight Loss in Obese Women? Obesity Outpatient Clinic Six-Month Follow-Up Results
Kağan Güngör, Onder Bulut, Bülent Can, Serkan Öztürk, MEHMET SARGIN
doi: 10.5505/amj.2020.24381  Pages 686 - 693
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı yaşam tarzı değişiklikleri ile kilo veren hastalarda obezitenin inflamasyon belirteci olan Nötrofil/ Lenfosit Oranındaki (NLO) değişimi belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız obezite polikliniğimizde izlenen ve 6 ay süreli yaşam tarzı değişiklikleri ile anlamlı kilo veren 74 obez kadın hasta ile yapıldı. Akut ya da kronik inflamatuar hastalığı ve diyabeti olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların boy, kilo, beden kütle indeksi (BKI), total vücut yağ kilosu, gövde yağ kilosu, başlangıç ve 6 ay kiloları ve kilo verme oranları gibi klinik verileri ile CRP, hemogram, nötrofil lenfosit oranı (NLO), C peptid ve HOMA-IR gibi laboratuvar sonuçları obezite kliniğimiz dosyalarından retrospektif olarak alındı.
BULGULAR: Yaş ortalaması 49.24±9.89 yıl olan hastaların çalışma başlangıcında kilo ve BKI değerleri sırası ile 95.44 ±15.60 kg ve 37.75±5.74 kg/m² iken altıncı ayın sonunda 87.99±15.70 kg ve 34.78±5.78 kg/m² olarak saptandı. Hastaların çalışma başlangıcında açlık plazma insülin ortalama değeri 12.96 uU/ml iken altıncı ayda 9.19 uU/ml düzeyine(p=0.015), açlık plazma c peptid düzeyleri 2.74 ng/ml iken altıncı ayda 2.29 ng/ml değerine(p=0,021) ve HOMA-IR ortalama düzeyleri 3.31 iken altıncı ayda 2.03 değerine gerilemişti. Hastaların başlangıç ve altıncı aydaki NLO değerleri sırası ile 1.79±0.79 ve 1.53±0.53 mm³ bulundu (p=0.004). Başlangıç ve altıncı ay CRP değerleri arasında ise anlamlı fark bulunmadı(p=0.586).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda obez kadınlarda yaşam tarzı değişiklikleri ile kilo kaybı sağlandığında insülin direncinde azalmayla birlikte NLO değerinde anlamlı düşme olduğu saptanmıştır.
INTRODUCTION: The aim of our study is to determine the change in the neutrophil / lymphocyte ratio (NLR), which is an inflammatory marker of obesity in patients who lose weight with lifestyle changes.
METHODS: Our study was conducted with 74 obese female patients who significantly lost weight with six-month lifestyle changes in the obesity outpatient clinic. Patients with acute or chronic inflammatory disease and diabetes were excluded from the study. Clinical data, anthropometric measurements and laboratory results were collected from the patients' files retrospectively.
RESULTS: The mean age of the patients was 49.24±9.89 years. Weight and BMI values of the patients at the beginning of the study were 95.44 ±15.60 kg and 37.75±5.74 kg/m² and at the end of the sixth month 87.99±15.70 kg and 34.78±5.78 kg / m² respectively. The fasting plasma insulin, C peptide levels and HOMA of the patients the beginning and at the sixth month of the study were 12.96 uU/ml and 9.19 uU/ml (p = 0.015) and 2.74 ng/ml to 2.29 ng/ml and 3.31 to 2.03 respectively (p = 0.021). The NLR values of the patients who lost weight decreased significantly compared to baseline values (p = 0.004). There was no significant difference between baseline and sixth month CRP values (p = 0.586).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, it was found that there was a significant decrease in NLR value together with a decrease in insulin resistance when weight loss was achieved with lifestyle changes in obese women.

16.One-Year Weight Follow-Up Results in Patients Followed in Obesity Clinic and Evaluation of the Association Between Annual Weight Loss Rate and the Number of Visits
Fatma Olcay Coşkun, Bülent Can
doi: 10.5505/amj.2020.23590  Pages 694 - 706
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada obezite polikliniğinde takip edilen hastaların yaşam tarzı müdahalesi ile bir yıllık kilo takip sonuçlarını değerlendirmek, obezite takip ve tedavisinin daha etkin olmasını sağlamak için yıllık kilo kaybı oranı ile vizit sayısı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim Araştırma Hastanesi Obezite Polikliniğinde en az bir yıl süreyle takip edilen, kiloya etki edecek ek metabolik hastalık veya ilaç kullanım öyküsü bulunmayan (istisna olarak, tiroid hormon seviyeleri normal sınırlarda seyreden tiroid hastaları ve HbA1c değeri ≤%7 olan, sadece metformin kullanan diyabet hastaları dahil), Beden Kütle İndeksi (BKİ) ≥30 mg/m2 olan 18 yaş üstü hastalar dahil edildi.

BULGULAR: 243 hastada yıllık ortalama kilo kaybı 6,9±5,9 kg, yıllık ortalama kilo kaybı oranı %7,12±5,75 olup; 1 yıllık takip sonunda yaşam tarzı müdahalesi ile hastaların %63,4’ü en az %5 kilo vermiştir. En az %5 kilo kaybı sağlayan vizit sayısı için anlamlılık gösteren cut off değeri 11 olarak bulundu. Yıllık kilo kaybı oranı ile vizit sayısı arasında pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaşam tarzı müdahalesi obezite tedavisinde oldukça etkin ve uygulanabilir bir yöntemdir. Bu tedavi şeklinin birinci basamakta uygulanabilir bir yöntem olması, vizit sayısı arttıkça tedavi başarısının artması nedeniyle birinci basamağı içine alacak stratejiler belirlenmeli, aile hekimleri obezite yönetimi konusunda eğitilmeli, hastalarına gerekli vakti ayırabilmeleri sağlanmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the annual weight loss rate and the number of visits to obesity follow-up and to provide more effective follow-up of the patients with obesity follow-up.
METHODS: In this retrospective study, there is no history of additional metabolic disease or drug use in obesity followed by at least one year in Obesity Outpatient Clinic of Istanbul Medeniyet University, Göztepe Training and Research Hospital. Patients over 18 years of age with a body mass index (BMI) of ≥30 mg/m2 were included in the study. The annual weight loss rates were calculated by calculating the results of an annual weight gain.
RESULTS: The average annual weight loss in 243 patients was 6.9 ± 5.9 kg, and the average annual weight loss rate was 7.12 ± 5.75%. At the end of a year follow-up, 63.4% of the patients lost 5% weight with lifestyle intervention. A cut off value of 11 was found to be significant for the number of visits with a 5% weight loss. There was a statistically significant relationship between the annual weight loss rate and the number of visits.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Lifestyle intervention is a very effective and applicable method in the treatment of obesity. Since this treatment is a feasible method in the primary care unit, as the number of visits increases, the success rate of treatment increases and the strategies to be included in the first step should be determined.

17.Our Single Center Experience in Treating Patients with Massive Hemoptysis
Gokhan Yuce, Serhan Eren
doi: 10.5505/amj.2020.98624  Pages 707 - 718
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemoptizi hayatı tehdit eden ve hızlı tanı konulup tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Bizim bu çalışmadaki amacımız merkezimizin masif hemoptizi vakalarında uyguladığı süperselektif arteriyel embolizasyonun başarısını değerlendirmek, bu tür hastaların demografik ve klinik özelliklerini belirlemek, yapılan işlemin etkinliğini ve komplikasyonlarını belgelemektir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya merkezimizin acil servis veya göğüs hastalıkları bölümüne hemoptizi ile başvuran ve endovasküler tedavi yapılmış olan 72 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların demografik, klinik ve radyolojik verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir
BULGULAR: Hastaların ortanca yaşı 55’ti (min-maks; 22-78). Hastaların 25’i (%34.70) kadın 47’si erkekti (%65.30). Hastalardan 16’sının işlem öncesi tanısı akciğer kanseri, 7’sinin alveolar hemoraji, 1’nin malign melanoma bağlı akciğer metastazı,2’nin histopatolojisi belirsiz hiler ve mediastinal kitle, 4’nün tüberküloz, 4 ‘nün pulmoner tromboemboli, 1’nin sarkoidoz, 2’nin pnömoni,1’nin siroza bağlı hepatopulmoner sendrom ve 34’ninki bronşiektaziydi. Embolize edilen damar 32 vakada sağ bronşiyal arter, 9 vakada sol bronşiyal arter, 15 vakada bilateral bronşiyal arter, 10 vakada kostobronşiyal arter ve 6 vakada bronşiyal dışı arterdi. En sık saptanan üç anjiyografik görünüm vasküler hipertrofi, vasküler iregülerite ve kontrast madde akümülasyonu idi. Kısa vadeli klinik başarı oranı %100’dü.12 vakada ilk bir ay içinde tekrar kanama izlendi. En sık görülen komplikasyon geçici göğüs ağrısıydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Deneyimli ellerde masif hemoptizin en iyi minimal invaziv tedavi yöntemi selektif arteriyel embolizasyondur. Çalışmamız bu yöntemin etkinliğini ve güvenilirliğini doğrulamıştır
INTRODUCTION: Hemoptysis is a life-threatening condition and requires immediate diagnosis and treatment. Herein this study, our aim was demonstrate our single center experience of super selective arterial embolization in cases of massive hemoptysis, to describe the demographic and clinical data of those patients, to evaluate the success rate of the intervention and to document the complications.
METHODS: In this study, total of 72 patients who admitted to our tertiary center’s emergency service or chest diseases department and underwent endovascular treatment were enrolled. The demographic and clinical data were analyzed retrospectively.
RESULTS: The median age was 55 years (min-max; 22-78). 25 patients (34.70%) were female whereas 47 (65.30%) were male. 16 patients was diagnosed with lung cancer (squamous cell / adeno cancer), 7 alveolar hemorrhage, 1 pulmonary metastasis of malign melanoma, 2 mediastinal and hilar mass of unknown origin, 4 tuberculosis, 4 pulmonary thromboembolism, 1 sarcoidosis, 2 pneumonia, 1 cirrhosis and hepatopulmonary syndrome and 34 patients with bronchiectasis. The embolized vessel was right bronchial in 32 cases, left bronchial in 9, bilateral in 15, costobronchial trunk in 10 and non-bronchial in 6 patients. The most common angiographic pattern was vascular hypertrophy followed by vascular irregularity and blush. The immediate clinical success was 100%. Rebleeding occurred in 12 patients due to recanalization of the vessel. The most common complication was chest pain.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In experienced hands, arterial embolization is the most effective and minimally invasive procedure for treat­ing massive and recurrent hemoptysis.This study confirms the efficacy and safety of the intervention

18.Effects of Umbilical Cord Clamping Time After Birth on Risk of Postpartum Depression
Asiye Uzun
doi: 10.5505/amj.2020.04875  Pages 719 - 729
GİRİŞ ve AMAÇ: Doğum sonrası göbek kordonu klempleme zamanının post partum depresyon üzerindeki etkileri değerlendirmek

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya kliniğimizde 24 Ocak 2020 - 01 Nisan 2020 tarihleri arasında 36 hafta sonra doğum yapan gebeler dahil edildi. Daha önce depresyon öyküsü olanlar, kronik hastalığı olanlar, çoğul gebelikler, doğum sonrası hemodinamisi bozulmuş lohusa dönemindeki kadınlar ve doğumdan sonra Apgar skoru düşük olan veya resüsitasyon gerektiren yenidoğanlar dahil edilmedi. Postpartum göbek kordonu klempleme süresi Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 1 dakika geç veya daha fazla ve 1 dakikadan erken olarak sınıflandırıldı. Hastalar bu gruplamaya göre iki grupta değerlendirildi. Postpartum 1. ayda yapılan takip muayenesinde poliklinikte hastalara verilen Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği ile postpartum depresyon açısından riskler değerlendirildi.
BULGULAR: 36 hafta üstünde olan 176 normal doğum yapan gebe çalışmaya dahil edildi. Her iki grupta sosyodemografık özellikler, obstetrik öykü ve doğum bilgileri açısından fark görülmedi. Her iki grupta ortalama EDSDÖ puan ortalamaları geç klemplenen grupta 11,07±1,97; erken klemplenen grupta 13,23±1,61 olarak tesbit edilmiş olup istatistiki olarak anlamlı olarak bulunmuştur (OR=6,36; p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız sonucunda göbek kordonu geç klemplenen gebelerde postpartum depresyon riskinin daha az olduğunu saptadık.
INTRODUCTION: To assess the effects of umbilical cord clamping time on risk of postpartum depression.
METHODS: The study included pregnant cases giving birth after 36 weeks from 24 January 2020 to 01 April 2020 in our clinic. Those with previous depression history, chronic disease, multiple pregnancy, puerperant women with impaired hemodynamics after birth, and neonates with poor Apgar score after birth or who required resuscitation were not included. The postpartum umbilical cord clamping time was classified according to the World Health Organization as late 1 minute or more and early under 1 minute. Patients were evaluated in two groups according to this grouping. During the follow-up examination performed in the postpartum 1 month, the risks in terms of postpartum depression were evaluated with the Edinburgh Postpartum Depression Scale given to the patients in the outpatient clinic.
RESULTS: The study included 176 pregnant cases with birth after 36 weeks. Both groups were not observed to be different in terms of sociodemographic characteristics, obstetric history and birth information (p≥0,05). In both groups, mean EPDS points were identified as 11.07±1.97 in the late clamping group and 13.23±1.61 in the early clamping group and this was statistically significant (OR=6.36; p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: With our study results, we identified that cases with late clamping of the umbilical cord had lower risk of postpartum depression

19.Evaluation of SCUBE-1 Level and Carotid Intima Media Thickness in Recurrent Pregnancy Loss
Sabri Colak, Emine Seda Guvendag Guven, Suleyman Guven, Turan Erdogan, Yeşim Bayoglu Tekin, Funda Akpınar
doi: 10.5505/amj.2020.59254  Pages 730 - 742
GİRİŞ ve AMAÇ: Tekrarlayan gebelik kaybı olan hasta grubu ile tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olmayan hasta grubu arasında serum signal peptid C1r/C1s, Uegf, ve Bmp1 (CUB) epidermal growth factor-like domain-containing protein-1 (SCUBE-1) düzeyinin ve karotis intima media kalınlığının değerlendirilmesi
YÖNTEM ve GEREÇLER: Prospektif ve tek merkezli çalışmaya 20-40 yaş arasında 30 tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan, 30 tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olmayan hasta olgusu alınmıştır. Tekrarlayan gebelik kaybı olanlarda ve kontrol grubunda anatomik, kalıtımsal, endokrin, trombofilik defekti olanlar çalışma kapsamına alınmamıştır.Hasta grubu ile kontrol grubu arasında SCUBE-1 düzeyinde ve ölçülen karotis intima media kalınlığı arasında istatistiksel fark olup olmadığı araştırılmıştır.
BULGULAR: Demografik özellikler açısından hastalar ve kontrol grupları arasında gravite, parite ve düşükler dışında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.Tekrarlayan gebelik kaybı olan hastaların ortalama SCUBE1 düzeyleri (16,44±5,43) kontrol grubunun ortalama SCUBE1 düzeylerinden (10,17±5,19) istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (p=0,001). TGK kaybı olan hastaların ortalama CIMT düzeyleri (0,60±0,09) kontrol grubunun ortalama CIMT düzeylerinden (0,44±0,07) istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (p=0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: TGK olan grupta yüksek serum SCUBE-1 ve CIMT seviyeleri, iskemi ve endotel disfonksiyonunun TGK etiyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürebilir. Gelecekteki çalışmalar TGK'nın tanı, tedavi ve yönetimine ışık tutabilir.
INTRODUCTION: Evaluation of the signal peptide complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1 (CUB), and epidermal growth factor-like domain-containing protein-1 (SCUBE-1) levels and carotid intima media thickness (CIMT) between the group of patients with and without recurrent pregnancy loss (RPL).
METHODS: This prospective and single-center study included 20-40-year-old 30 patients with and 30 patients without a history of RPL. No patients with any anatomical, hereditary, or endocrinological thrombophilic defects were included. Comparison of SCUBE-1 levels and CIMT were made between the patient and control groups.
RESULTS: There were no statistically significant differences between patients and control groups in terms of demographic characteristics except for gravidity, parity and miscarriages.The mean SCUBE-1 level in the RPL group was statistically significantly higher compared to the control group (16.44±5.43 vs.10.17±5.19, respectively, p=0.001). The mean CIMT value in RPL patients was statistically significantly higher than that of the control group (0.60±0.09 vs.0.44±0.07, respectively, p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: High levels of serum SCUBE-1 and CIMT in RPL may suggest that ischemia and endothelial dysfunction may be involved in the etiology of RPL. Future studies may shed light on the diagnosis, treatment, and management of RPL.

CASE REPORT
20.Case with Cardiovascular Causes in the Differential Diagnosis of Syncope
Hilal Aksoy, Duygu Ayhan Başer, İzzet Fidancı, Mustafa Cankurtaran
doi: 10.5505/amj.2020.52714  Pages 743 - 748
Birinci basamağa senkop ile başvuru sıklığı oldukça fazladır. Özellikle tekrarlayan senkop atakları varlığında, iyileşme süreci hızlı olsa dahi etyoloji araştırılmalı, ayırıcı tanıya gidilmesi için gerekli araştırma ve klinik testler yapılmalıdır. Olgumuzda, Aile Hekimliği Polikliniğimize senkop sebebi ile başvuran ve perikardiyal efüzyona bağlı kardiyovasküler senkop tanısı alan olguyu sunduk.
Frequency of application to primary health care servces with syncope is quite high. Especially in the presence of recurren syncope attacks, even if the healing process is fast, the etiology should be investigated, and the necessary research and clinical tests should be done to make a differential diagnosis. In our case, we presented a patient who was admitted to our Family Medicine Outpatient Clinic due to syncope and was diagnosed with cardiovascular syncope due to pericardial effusion.

21.Transient Brain Lesion in the Corpus Callosum Splenium: A Case Report
Nur Şimşek Yurt, Mahcube Çubukçu, Yusuf Can Yurt
doi: 10.5505/amj.2020.35762  Pages 749 - 754
Birinci basamak sağlık hizmeti, kişilerin çeşitli nedenlerle başvurduğu, toplumun büyük bir kısmının tedavi edildiği, gerekli noktalarda ikinci ve üçüncü basamağa sevk edildiği ve koruyucu sağlık hizmeti sunumunun yapıldığı sağlık kurumlarında üretilen sağlık hizmetidir. Topluma en yakın ve en ulaşılabilir konumda yer alan aile hekimleri, muayene için başvuran bireylere gerekli inceleme ve tetkiklerden sonra farklı tıp dallarını ilgilendiren tanılar koymaktadırlar. Birinci basamakta ayrışmamış semptomlarla başvuran hastalardaki bulantı ve kusma, santral sinir sistemi, vestibüler sistem, gastrointestinal sistemle ilgili hastalıklara veya psikolojik rahatsızlıklara eşlik edebilir. Bu olgu, bulantı ve kusma semptomunun birinci basamaktaki önemini ve ayırıcı tanıda pek çok sisteme ait olabilecek hastalıkların göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulamak amacı ile sunulmuştur.
Primary health care is a health service produced by health institutions where people apply for a variety of reasons, where a large part of the society is treated and referred to the second and third levels when it’s necessary and where preventive medicine practice is provided. Family physicians, who are located in the closest and most accessible position to the society, make the diagnoses related to different medical branches after the necessary examinations. Nausea and vomiting in patients presenting with undifferentiated symptoms in primary care, may accompany central nervous system, vestibular system, gastrointestinal system or psychological diseases. This case is presented to emphasize the importance of nausea and vomiting in primary care and that many systemic diseases should be considered in differential diagnosis.

22.Wegener Granulomatosis Underlying Fixed Upper Airway Obstruction
Kurtuluş Aksu
doi: 10.5505/amj.2020.91069  Pages 755 - 760
Yıllardır astım tedavisi kullanan ancak tedaviden fayda görmeyen yetişkin bir kadında spirometrik değerlendirmenin inspiratuar ve ekspiratuar eğrilerinde düzleşme not edildi. İleri incelemelerde sabit üst hava yolu tıkanıklığının altında yatan patoloji olarak subglottik stenoz varlığı tespit edildi.
In an adult female who has been using asthma treatment for years but has not benefited from the treatment, flattening was noted in the inspiratory and expiratory curves of spirometric evaluation. Subsequent examination revealed the presence of subglottic stenosis as the underlying pathology of fixed upper airway obstruction.

REVIEW
23.Pesticide Exposure and Chronic Kidney Disease Among Agricultural Workers
Nezaket Özpolat Çakar, Dilek Kutsal, Sibel Kiran
doi: 10.5505/amj.2020.37029  Pages 761 - 772
Pestisitler yaşamın pek çok alanında yaygın kullanılan kimyasal maddelerdir. Tarım çalışanlarının pestisit kullanımı konusunda yeterli bilgi ve donanım yoksa ve koruyucu önleyici yaklaşımlar yetersizse toksisite riski söz konusudur. Literatürde pestisitlerin akut toksik etkilerinin yanı sıra, kanser, diyabet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, nörolojik hastalıklar gibi kronik etkilerden de bahsedilmektedir. Bu kronik etkilere ek olarak son yirmi yıldır; tarım çalışanlarında görülen, son dönem böbrek hastalığına ilerleyen, erken başlangıçlı ve hızlı gelişen kronik bir böbrek hastalığı da bildirilmektedir. Bu hastalarda yapılan çalışmalar da böbrek biyopsilerinde kronik tubulointerstisyel değişiklikler gözlenmiştir. Tarım çalışanlarında görülen bu hastalık, etiyolojisi bilinmeyen kronik böbrek hastalığı anlamında “Chronic Kidney Disease of unknown cause (CKDu)” veya ilk tanımlandığı bölgeye atfen; “Mesoamerikan nefropatisi” olarak adlandırılmıştır. Etiyolojisinde ısı stresi ve pestisit kullanımının etkin rol oynadığı tartışılmaktadır. Bu açıdan açıdan değerlendirildiğinde pestisit kullanımı yüksek olan ve iklim değişikliğinden etkilenen ülkeler “risk grubundaki ülkeler” olarak tanımlanmaktadır. Türkiye de pestisit kullanımı konusunda artan bir seyir izlemektedir ve küresel ısınmanın neden olduğu iklim değişikliklerinden olumsuz etkilenmektedir. Özellikle sera çalışanlarında, çalıştıkları ortamın kapalı olması nedeniyle ısı stresi ve pestisit maruz kalımı yoğunluğunun artması riski artırmaktadır. Bundan dolayı söz konusu bölgelerdeki koruyucu-önleyici yaklaşımlar ve farkındalık, bu hastalığın belirti vermeden ilerleyici nitelikte olması nedeniyle özellikle önem taşımaktadır.
Pesticides are chemicals that are widely used in many areas of life, especially in agriculture. There is always a risk of toxicity if agricultural workers do not have sufficient knowledge and experience about the use of pesticides and preventive measures are inadequate. In the literature, there are references to acute toxic effects of pesticides as well as their chronic effects, such as cancer, diabetes, high blood pressure, cardiovascular diseases, and neurological disorders. In addition to these chronic effects, early-onset and rapidly developing chronic kidney disease has been reported in agricultural workers over the past two decades, which progresses to end-stage renal disease. The renal biopsies that have been performed on these patients showed chronic tubulointerstitial changes. This disease, observed in agricultural workers, is either referred to as “Chronic Kidney Disease of unknown cause (CKDu)” or "Mesoamerican nephropathy," in reference to the region where it was first identified. It is argued that heat stress and pesticides play an active role in its etiology. From this point of view, countries with high pesticide use that are affected by climate change are referred to as "countries in the risk group". The use of pesticides is increasing in Turkey, which is also adversely affected by climate change caused by global warming. Greenhouse workers in particular are more exposed to heat stress and pesticides, since they work in a closed environment. Therefore, preventive measures and awareness are particularly important in these regions, as the disease progresses without symptoms.

LETTER TO EDITOR
24.From Disaster Resilient Family Health Centers to Resilient Cities, Society and Families
Tarık Eren Yılmaz
doi: 10.5505/amj.2020.70973  Pages 773 - 776
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale